TÜRKÇE GÜVENİLMEMESİ GEREKEN BİR DİLDİR

Acar Burak Bengi
4 Ocak 2006

Aşağıdaki yazıyı –aynen basması şartıyla, ama gerekiyorsa birazcık kısaltmaya çalışabileceğimi belirterek– 23 Kasım’da, önce Radikal’e (ve Kitap ekine) önerdim, ama Radikal yazıyı yarı yarıya kısaltmam gerektiğini ve başlık ile spotları da değiştirebileceklerini söyledi. Radikal’in bu kararını öğrenmem beş günümü aldı. Peşinden yazıyı, yine aynen koyması şartıyla, Cumhuriyet Kitap’a gönderdim. Birkaç saat sonra Turhan Günay’ı arayarak yazıyı alıp almadığını sordum. Aldığını ama “dergiyi bağlamak” ile çok meşgul olduğu için henüz okuyamadığını, bir veya iki gün sonra okuyabileceğini söyledi. Yani, Dostoyevski ile Tolstoy’un sansürlendiğini duyuran bir yazıyı okumak için 10 dakika bile ayıramamış. Bu tuhaf görünse de, ön yargılı davranmamak lazım belki, ama yazıyı gönderdiğim e-postada, kendisinden aynı gün içinde cevap alamazsam, bunu red cevabı olarak kabul edeceğimi yazmıştım. Dolayısıyla, en azından e-postama yarım dakikasını alacak bir notla cevap verip, aynı gün bakamayacağını, ama yazıyı henüz reddetmediğini belirtebilirdi. Belli ki, o da umursamamış bu yazıyı. Yazıyı son olarak Birgün’ün Kitap ekine gönderdim. Ve oradan da öğrendim ki, Ömer Türkeş yazıyı üçte birine kısaltmam gerektiğini söylemiş. Bu üç gazetenin neyi reddettiğini merak ediyorsanız, reddetme gerekçelerinin haklı olup olmadığını anlamak istiyorsanız ve Tolstoy ile Dostoyevski’nin sansürlenmesini önemsiyorsanız, dahası yazının sonunda sözünü ettiğim bilinç yozlaşmasının –bu üç gazetede sergilendiği üzere– her yere sirayet ettiğini anlamak, yani Türkçeye neden güvenilmemesi gerektiğini anlamak istiyorsanız aşağıdaki yazıyı okuyun. “Bunları halk da okusa hiç fena olmaz” diyen biri çıkarsa, buyursun gazetesinde, dergisinde yayınlasın, ama aynen yayınlasın. Hatta, bu üst-notla birlikte yayınlasın, çünkü halkın, aşağıdaki yazıyı o üç gazetenin reddettiğini bilmesi de “hiç fena olmaz”. Bu gazetelerin aşağıdaki yazıyı reddetmeleri kendi başına haberdir ve yazının konusuyla da doğrudan ilişkilidir.

Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir

Bir dilde Tolstoy veya Dostoyevski sansürlenip tahrif ediliyorsa ve okunamıyorsa, o dilin itibarı ciddi şekilde zedelenir

Başlıktaki yargı, Türkçenin doğası üzerine benim ileri sürdüğüm bir tez değil, baktığım Türkçe çevirilerin dayattığı, tecrübeyle sabit, bir gerçek. Günlük ve deneme yazarı Tolstoy’un ve Karamazov Kardeşler yazarı Dostoyevski’nin nasıl çevrildiğine bakınca gördüğüm bir gerçek.

Sansürlenen Karamazov Kardeşler

Büyük çoğunluğumuz Karamazov Kardeşler’i, tekrar tekrar basılan eski çevirilerden okuduk ve çevirmenin yeteneği ölçüsünde, Dostoyevski’yle başbaşa kaldığımızı sanıyorduk, ama aldatılmışız. Okuduğumuz çeviriler sansürlüymüş.

Bu gerçeği, bir çalışma nedeniyle “Kardeşler Tanışıyor”, “İsyan” ve “Büyük Engizitör” bölümlerini Constance Garnett’ın İngilizce çevirisinden okurken, tesadüfen farkettim. Garnett’ın yanısıra baktığım üç farklı İngilizce çeviride1 de İvan Karamazov aynı şeyleri söylüyor (onlardan yaptığım kombine çeviriyle aktarıyorum):

Bu arada, geçenlerde Moskova’da karşılaştığım bir Bulgar, genel bir Slav ayaklanmasından korkan Türklerin ve Kafkasyalıların tüm Bulgaristan boyunca yaptıkları zalimlikleri anlattı. Köyleri yakıyor, öldürüyor, kadın ve çocuklara tecavüz ediyor, esirlerini kulaklarından siper kazıklarına çiviliyor, sabaha kadar öylece bırakıp sonra da asıyorlar – akıl almaz her türlü zalimlik. İnsanlar bazan insan vahşetini ‘hayvani’ diye tarif eder, ama bu hayvanlara karşı büyük bir haksızlık ve hakaret; bir hayvan asla bir insan kadar vahşi olamaz, o kadar maharetle, o kadar sanatkarane bir şekilde vahşi olamaz. Kaplan sadece ısırıp parçalar, bütün yapabileceği budur. İnsanları kulaklarından çivilemek, yapabilseydi bile, asla aklına düşmezdi. Bu Türkler ise çocuklara zulmetmekten zevk alıyorlar – ana rahmindeki bebekleri hançerle kesip almaktan, kundaktaki bebekleri havaya atıp annelerinin gözü önünde süngü ucuyla yakalamaya kadar herşeyi yapıyorlar. Bunu annelerinin gözü önünde yapmak asıl zevk aldıkları şey. Ama Bulgar’ın bana anlattıkları arasında şu sahne özellikle ilgimi çekti. Kollarında bebeğiyle, Türkler arasında çembere alınmış, titreyen bir anneyi gözünün önüne getir. Türkler eğlenceli bir oyun icad ediyorlar; bebeği okşuyor, gülsün diye kendileri gülüyorlar. Sonunda istedikleri oluyor ve bebek gülüyor. Tam o anda Türklerden biri silahını bebeğe doğrultup, yüzünden on santim mesafede tutuyor. Bebek sevinçle kıkırdayıp parlayan silahı minik elleriyle yakalamaya çalışıyor ve sanatkar aniden silahı dosdoğru bebeğin yüzüne sıkıp minik başını paramparça ediyor. Sanatkarane, değil mi? Bu arada, Türklerin tatlı şeyleri çok sevdiklerini söylerler.

“İsyan” veya “Başkaldırı” başlıklı bu bölüm Türkçeye nasıl aktarılmış acaba? On Türkçe çeviriden sadece ikisinde tamamen sansürsüz aktarılmış. İngilizce çevirilerde sürekli “Türkler” denirken, Ergin Altay (İletişim, enteresandır, editörü Orhan Pamuk; ve daha önce Can) çevirisinde “Türk” veya “Türkler”in yanısıra, son cümle ile tecavüz teması da sansürlenmiş. Leyla Soykut (Sosyal; ve daha önce Cem) çevirisinde sadece “Bulgaristan’daki yöneticiler” denmiş. Zübeyde Erol (Morpa) çevirisinde sadece “insanlar” denmiş ve paragrafın ilk yarısı da olduğu gibi sansürlenmiş. Nihal Yalaza Taluy (MEB), Metin İlkin (Oda), Recep Şükrü Güngör (Timaş ve Antik) ve Mustafa Bahar (İskele) çevirilerinde paragraf olduğu gibi sansürlenmiş. Nesrin Altınova (Engin) “kadın ve çocuklara tecavüz” yerine “kadın ve çocukları boğazlıyorlarmış” demek dışında sansürlememiş. Ayşe Hacıhasanoğlu (Öteki, 1999) ile Koray Karasulu (Alfa, 2005) ise hiç sansürlememişler.

Bu sefil manzarayı görüp sıtmaya razı olmayacaksak, Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisinin birinci bölümü başındaki şu cümleyi de “Kötü Türkçe” diye eleştirmek şımarıklık sayılamaz: “Bu ‘büyük çiftlik sahibinden’ (…) hemen birkaç söz edeceğim” (s. 11). Sıtma izleyen sayfada ağırlaşmış: “Bu genç kız, istediği zaman rahatlıkla evlenebileceği bir beyefendiye olan birkaç yıllık anlaşılmaz bir aşktan sonra ölmüştü.”

Koray Karasulu da sıtmaya yakalanmış; çevirisinin başında, Fyodor Pavloviç Karamazov için “kötü veya şehvet düşkünü olmayan” demiş. Halbuki –Türkçe ve İngilizce çevirilerin tümüne göre ve roman boyunca da söylendiği gibi– baba Karamazov kötü ve şehvet düşkünüdür.

Koray Karasulu ile telefonda görüştüm ve Dostoyevski’nin “Yazardan” başlıklı birkaç sayfalık girişini atlamış olduğuna dikkatini çektim. Önce şaşırdı ve peşinden o girişi Alfa Yayınları’nın atladığını anladı. Demek ki, yayıncıyı kontrol etmek gerekiyor. Dostoyevski’nin girişini gereksiz bulan ve kendinde Dostoyevski’yi budama yetkisi gören Alfa Yayınları’nın, hangi çevirilerde başka ne gibi tasarruflarda bulunduğunu ve bulunabileceğini bilemeyeceğimize göre, Koray Karasulu gibi çevirmenler, kendilerine güvenilmesini istiyorlarsa, çok daha dikkatli olmak zorundalar.

Görüşmemizde, Koray Karasulu dipnotlarının çoğunu Rusça orijinalin editöründen alıp internet araştırmasıyla detaylandırdığını, dolayısıyla böyle bir emek gerektirmiş olsa bile, kendisine aitmiş gibi göstermemesi gerektiğini de teslim etti. Dikkatli olmak yolunda olumlu bir adım.

Dikkat demişken: Kendi çalışmam için İngilizce çeviriden okuduğum bir yerin daha Türkçeye nasıl çevrildiğine bakmıştım, sansürden şüphelendiğim için değil de, doğru çevrildiğinden şüphelendiğim için.

Karamazov Kardeşler’in “Kardeşler Tanışıyor” başlıklı bölümünde İngilizce çeviriler2 tam olarak şöyle diyor (Türkçesini aktarıyorum): “… bizzat Tanrı olan … Söz’e de [veya daha iyisi “Kelam’a da”] inanıyorum.” Bu İngilizce çevirilerle benim Türkçe çevirimin doğruluğunu, bizzat Koray Karasulu da –Dostoyevski’nin burada “Yuhanna İncil’i 1. Bölüm, 1-2. bap”a gönderme yaptığını belirterek– düştüğü dipnotla onaylıyor. Çünkü o baplar şöyle diyor: “Başlangıçta Kelam vardı, ve Kelam Tanrı’ylaydı, ve Kelam Tanrı’ydı. O başlangıçta Tanrı’ylaydı.”

Burada “Kelam” kavramıyla kastedilen şey “lakırdı” değil, İsa’da vücut bulan Logos’tur ve o ifadede işaret edilen şey de Logos-İsa-Tanrı özdeşliğidir.

Aynı bölümü, Koray Karasulu s. 256’da (Tanrı’ya atfen) “… onu temsil eden sözlere … de inanıyorum” diye ve Ayşe Hacıhasanoğlu da cilt 1, s. 344’te “… bizzat Tanrının kendisi olan ulu sözlere … inanıyorum” diye çevirmişler. Sansürlü Leyla Soykut çevirisiyse (Sosyal; ve daha önce Cem), benim İngilizceden aktardığımla aynı.

Sansürcüler Diskalifiye Edilmelidir

Ama tabii, sansürlü çeviriler kaale alınmayı hak etmiyorlar ve diskalifiye edilmelidir. Bu çevirmenlerin ne zaman neyi çarpıtıp sansürleyeceklerini bilemeyiz. “Yayıncı onlara haber vermeden sansürlemiş olabilir” diye de masum bulunamaz bu çevirmenler, çünkü çevirdikleri şeyde nerelerin sansürlenebileceğini tahmin edip kolayca kontrol edebilirlerdi, aynen benim şüphelenip kontrol ettiğim gibi.

Diğer yandan, yayıncıların da sorumlu olduğu açık. “Bilmiyorduk” deyip temize çıkaramazlar kendilerini, çünkü onların görevi yayınladıkları şeyi bilmektir ve bilmemek madem sansüre yol açabiliyor, öyleyse bilmemek de bilerek sansürlemek gibi suçtur. Bilmemeyi masum bulacaksak, ehliyetsiz veya alkollü trafiğe çıkıp can alanları da, “kutlama” için havaya kurşun sıkıp can alanları da, çürük ev yapıp can alanları da ve bunları kontrol etmeyip can alanları da masum bulmamız gerekir. (Aynı örnekler, kasti olmasa bile, yetersizlik yüzünden yazarı sık sık yanlış aktaran “masum” çeviri hatalarının da masum sayılamayacağını gösterir tabii; bu çevirmenler ve yayıncıları da ehliyetsiz veya alkollü sokağa çıkmışlardır.)

Sansürcü çeviriler diskalifiye edilmelidir, çünkü Dostoyevski gibi bir yazarın Karamazov Kardeşler gibi bir romanında Türklerin zulmünden bahsetmesi (ki aslında roman kahramanı rivayet etmektedir bunları), yarası olmayana gocunmamayı, olanaysa tedaviyi öğütleyebilecekken; kendini başkasının gözleriyle görmeyi öğretebilecekken; kendini aidiyetleriyle tanımlamaya, hatta bu aidiyetleri sadece şan şeref dolu bir tarihle yüceltmeye meyilli okurların ufkunu açabilecek ve onlara kişilik kazanmak yerine aslında sürüye katıldıklarını hatırlatabilecekken, sansür bütün bunları engellemiştir.

Tolstoy Tahrifatı

Din ve milliyet gibi aidiyetlerin hür iradeyle, bilinçli olarak seçilmediğini, içine doğmak nedeniyle bu aidiyetlere maruz kalındığını, dolayısıyla onları en doğru, tek doğru, hatasız, kusursuz, yüce, kutsal görmenin ilkel dürtülerden kaynaklandığını ve dayanışmaya dayalı bireyler topluluğu yerine, güdülmeye hazır sürüler yarattığını, Dostoyevski’nin sansürlenen bölümü akıllara getirebilir ve böyle bir bilinç ikliminin yeşermesine katkı yapabilirdi. O bilinç iklimini, Dostoyevski gibi gayrıihtiyari değil, dosdoğru ve çok daha iyi körükleyecek asıl kişi ise Tolstoy’dur, tabii eserleri çevrilir ve sansürlenmeden, tahrif edilmeden yayınlanırsa. Mesela, İtiraflar’ın birkaç sayfalık birinci bölümündeki şu sözler tahrif edilmeden yayınlanırsa:

Öyle ki, önceden olduğu gibi şimdi de, güven yoluyla benimsenen ve dış baskıyla ayakta tutulan dinî öğreti, ona ters düşen hayat tecrübesi ve bilgilerin etkisiyle tedricen eriyip gidiyor, …

Tolstoy’un tüm düşüncesiyle eserine eldiven gibi uyan ve Mazlum Beyhan’ın onayladığı üzere Rusça orijinali3 aynen karşılayan bu sözleri İngilizce çevirilerden4 aktardım. Açıkça görüldüğü ve kendisinden beklendiği üzere, Tolstoy “güven yoluyla benimsenen dinî öğreti”yi hakir görüp yeriyor.

İtiraflar’ın yedi tane Türkçe çevirisi var ve hepsinde de tahrifat var. Biri dışında, bu çevirilerin kaynakları da belirtilmiyor. Dr. Orhan Yetkin (Kaknüs), Prof. Dr. Kemal Aytaç (Furkan, kaynağı Löwenfeld’in Almanca çevirisi) ve Elanur Bahar (Kum Saati) “Güven duyularak devralınmak yerine” deyip taban tabana zıt bir şey söyletiyorlar Tolstoy’a; hakir görüp yerdiği şeyi, övüyormuş gibi gösteriyorlar. Fatih Kaynak’ın hazırladığı (Antik) bir başka çeviride “Güvenle davranmak yerine” denmiş. İhsan Özdemir (Timaş) ise “kabul edildiği varsayılan” diyerek belirsizleştirmiş. Ahmet Özpınar da (Aden) şöyle sansürlemiş:

İnanç bugün ya da eski devirlerde olsun hep dış baskılarla ayakta tutulmaya çalışılmıştır ve insanlar ona sonsuz bir güven duyarak, yaşamlarında inanca bütünüyle yer verememişlerdir. İnanç, bugün artık bilimlerin ve inanç esaslarıyla ters düşen hayat deneyimlerinin etkisi altında erimektedir ve erimiştir.

Yedinci çeviri, Karakutu Yayınları’nın Tolstoy imzasıyla yayınladığı Hz. Muhammed başlıklı kitabında yer alıyor. Kaynağı ve kimin çevirdiği belli olmayan bir 25 sayfa yolmuşlar İtiraflar’dan, ama çevirileri hemen yukarıdaki sansürlü çeviriyle aynı. Karakutu Yayınları Tolstoy tahrifatını, Tolstoy’u Müslüman ilan etmeye kadar vardırdı ve bunu temizleyip gerçeği ortaya çıkarabilmem için bana bir kitap yazdırdı.5

Tolstoy tahrifatının en taze örneğiyse İbrahim Kapaklıkaya’ya ait, Tolstoy’un Günlükler’i. R. F. Christian’ın İngilizce derlemesinden6 kısaltılarak çevrilmiş. 4 Kasım 2005 tarihli Radikal Kitap’ta bu çevirinin hem hatalarına örnekler verdim hem de sansürlü olduğunu gösterdim. “Muhammed’de ve Paul’de uydurmaca var” diyen Tolstoy’a, sadece “Pavlus’ta uydurma var” dedirtiyor İbrahim Kapaklıkaya. Bu sansürü de, kitabı didikleyerek bulmuş değilim; aynı bölümü Tolstoy’un Cevabı’nda kullanmak amacıyla kısa bir süre önce kendim çevirmiş olduğumdan, Günlükler’i alır almaz oraya baktım.

Ama 4 Kasım tarihli Radikal Kitap’ın okurları, alır almaz oraya bakamadılar, çünkü Tolstoy’un sansürlendiğini duyuran bir yazı Radikal Kitap’ın “İçindekiler” sayfasında yer bulamadı ve “DİKKAT SANSÜR!” gibi bir spot yerine “bazıları şüpheli, ‘masum’ çeviri hataları var” şeklinde bir spotla yayınlandı. Böyle bir dezenformasyonla, Radikal Kitap, “evrakta sahtecilik”ten hiç farkı bulunmayan bir sahteciliği, yani sansürü, üstelik Tolstoy’a uygulanan sansürü, yani adamın köpeği ısırması kadar sansasyonel ama çok daha vahim bir hadiseyi, köpeğin adamı ısırması kadar sıradan, önemsiz bir şey gibi görüp göstermiş oldu. Okurlarda “Hey! Bakın, şunu gördünüz mü? Tolstoy’u sansürlemişler! Pes doğrusu!” şeklinde bir tepki yaratacak yerde, “Hımm… bugün yağış mı varmış…” şeklinde bir tepkisizlik yaratmış oldu: “Hımm… Tolstoy mu sansürlenmiş… neyse…” Tabii, yazının sadece spotuna bakanlar sansürden hiç haberdar olmadılar bile. Böyle bir dezenformasyonla, Radikal Kitap, bilinç kirliliğini temizleyecek şekilde değil, arttıracak şekilde, vahim bir yolsuzluğu meşrulaştırmaya yarayacak şekilde editoryal faaliyet göstermiş oldu. (Sanki önlerine gelen bir habere başlık atıyormuşcasına, benim başlığımı –üstelik alelade hale getirerek– değiştirmesi de cabası.)

Sansür Vahim Bir Bilinç Yozlaşmasıdır

Halbuki sansür vahim bir yolsuzluktur. Sansürcü çevirmenler ve yayınevleri bu uygulamalarıyla kendilerini lekelemişlerdir, çünkü çevirdikleri veya yayınladıkları yazarlara (hem de Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarlara) ifade özgürlüğü tanımamışlar, hatta bazan tam ters şeyler söyletmişlerdir ve böylelikle okurları da aldatmışlardır. İhanetleri sadece çevirdikleri veya yayınladıkları yazarlar ve okurlarla da sınırlı değildir, Türkçeye de ihanet etmişlerdir. Türkçenin güvenilecek bir dil, güvenli bir kültür taşıyıcısı olmadığı sonucunu doğurmuşlardır, çünkü bir dilde Tolstoy veya Dostoyevski okunamıyorsa, o dilin itibarı ciddi şekilde zedelenir. Bunu önlemek, Türkçeyi temizlemek için, o çevirileri tavizsiz bir şekilde mahkum etmek gerekiyor. Yeni çevirilerdeki sansür veya tahrifatın önlenmesi ve Türkiye’deki tüm çeviri faaliyetine güvenin tesisi için bu şarttır, aksi halde akla şu şüphe düşer: “Madem Türkiye, değişik kesimlerin Tolstoy ile Dostoyevski’yi sansürleyebildiği bir yer ve Türkçe de böyle bir dil, öyleyse bütün çevirilerde sansür olabilir. Nitekim, Radikal Kitap da Tolstoy’un sansürlenmesini sıradan bir şeymiş gibi verdi.”

Sansür de, bilinç yozlaşmasının diğer tezahürleri gibi, genel bilinç yozlaşmasıyla etkileşim içinde olan ve dolayısıyla temizlenmesi gereken bir lekedir. Susurluk, depremde bizi tarumar edecek olan çarpık yapılaşma, töre cinayetleri, çocuklara vahşet uygulanması vb. gibilerle sansür aynı yoz bilincin tezahürleridir. Dostoyevski’nin rivayet ettiği zulmü sansürleyen bilinç, “milli çıkarları” veya “milli şuuru” veya “milli değerleri” veya “milli kimliği” korumaz, bunları zedeler ve o rivayetleri haklı çıkarmaya hizmet edebilir ancak. Sansürcü bilinç zalim bilince yabancı değildir, akrabadır. Eğer “milli çıkarlar” veya “milli şuur” veya “milli değerler” veya “milli kimlik” Dostoyevski’yi ve “mukaddes değerler” de Tolstoy’u sansürlemeyi gerektiriyorsa, o değerlerde, o kimlikte, o şuurda, o çıkarlarda ciddi bir yozlaşma var demektir. O milli ve mukaddes “şeyler”in gereği diye tahrifatı meşru görenler ve görev başında uyuyakalıp buna izin verenler ile o milli ve mukaddes “şeyler”in gereği diye zulmü gerekli görenler ve buna izin verenler, aynı bilinç yozlaşmasına hizmet etmektedirler –kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, solcu veya sağcı; dinci veya ateist; faşist veya komünist; milliyetçi/ulusalcı (“Nasyonal Sosyalist”?) veya liberal; Atatürk’e tapınıp taptırmaya çalışan veya Muhammed’e tapınıp taptırmaya çalışan; aydın veya cahil vs.

Milli ve mukaddes “şeyler”in kölesi oluyorsak, vay halimize, çünkü milli ve mukaddes “şeyler” irrasyonel ve zalim olanı ülküleştirip, mesela, çocuklarını depremden veya zulümden kurtarmayı ise gereksiz görebiliyor. Aynı tehlike, sağduyu ve vicdanın rehin verildiği, bireyi sürünün parçası yapan her türlü ideoloji, inanç vs. için de aynı şekilde geçerlidir tabii. Somutlaştırırsak, kendini İslamcı, Müslüman, solcu, Marksist, komünist, sağcı, milliyetçi, ulusalcı (“Nasyonal Sosyalist”?) Türk, Fenerbahçeli, Atatürkçü, hatta Tolstoycu vs. şeklinde tanımlamak, hem sansürcü, yalancı, gaddar, çıkarcı vs. olmamanın garantisi değildir ama olmayı meşrulaştırmaya pekala yarayabilir, hem de mesafeli ve samimi bir inancı veya fikrî çalışmayı değil, inanç veya fikrî çalışma görüntüsü altında esaret tehlikesini işaret eder. Kısaca, bilinç yozlaşması, en ideal görünen ideolojinin veya devrimin veya dış müdahalenin bile yozlaşmasına yol açar. Dolayısıyla, yapılacak şey bilinç yozlaşmasıyla mücadele etmektir, kralın çıplak olduğunu göstermektir. Aksi halde bir bilinç reformu gerçekleşmez ve bilinç reformu gerçekleşmeyince de, Susurluk’lardan, depremden, töre cinayetlerinden, çocuklara işkenceden vs. kurtulamayız. Bu, dört ucu suya batmış yekpare bir kilim; üzerindeki o sorunlarla somut olarak, gerçekten mücadele etmek zahmet ve kahramanlık gerektirebilir, ama kilimin sansür ucuyla mücadele etmek kahramanlık gerektirmiyor ve (nispeten) kolay. Sansür gibi uçları sudan çıkarabildiğimiz ölçüde, kilimin tamamını çıkarmayı da kolaylaştırmış, kilimi kurtarmaya hizmet etmiş oluruz. Aksi halde boğuluyoruz. Ve aksi halde, bir şey okuyacaksanız, Türkçe okumayın. En garantilisi bu. Ben söylemiyorum. Yukarıdaki çeviriler söylüyor.

Başlangıçta Kelam yerine Sansür mü vardı yoksa?

23 Kasım 2005

Ek 1

Yukarıda değindiğim, Karakutu Yayınları’nın “Müslüman Tolstoy” aldatmacasını belge ve detaylarıyla teşhir edip Tolstoy’un (İslam dahil) tüm dinlere ilişkin eleştirilerini ve inancını ortaya koyan kitabım da, bu yazı gibi, bir yayıncı bulmakta oldukça zorlandı. Eylül ayında yine medyatava.net’te açıkladığım üzere: Birçok yayınevi hiç ilgilenmedi; kimi (Okuyanus) cevap vermedi; kimi (Çivi Yazıları) oyalama taktiğini tercih etti; kimi (Çitlembik) satmayacağı iddiasıyla reddetti; kimi (Payel) ardarda baskı yaparak bütün Türkiye’ye zerkedilen bu aldatmacayı ve ona verilen cevabı kendi okur kitlesinin önemsemeyeceği gerekçesiyle reddetti; kimi (Evrensel) Sovyet yönetimini baskıcı ve zorba olmakla nitelediğim için reddetti; ve kimi de (Ozan) fazla radikal bulduğu için reddetti. Kitap, nihayet, E Yayınları tarafından Kasım ayı ortasında yayınlandı. Yukarıdaki yazı, önüne koyduğum notla beraber 1 Aralık 2005’te medyatava.net’te yayınlanmadan önce, Coşkun Büktel’in kitabımla ilgili bir yazı yazdığını ve Radikal Kitap’ın da o yazıyı yayınlayacağını biliyordum. Ama yukarıdaki yazının yayınlandığı 1 Aralık tarihinde öğrendim ki, Radikal Kitap sırf bana kızdığı için Coşkun Büktel’in kitabımla ilgili yazısını, yani “Müslüman Tolstoy” aldatmacasına karşı halkı uyarıp hakikati ortaya koyacak bir kitap hakkındaki duyuruyu, yayınlamaktan da vazgeçmiş. Tabii, bu da beklediğim bir şeydi, ama yine de böylesi bir zavallılığa ve (Tolstoy, Dostoyevski ve halka yapılan) hainliğe şaşırıyorum. Aynen, Tolstoy ve Dostoyevski tahrifatıyla sansürü konu alan bir yazıyı Radikal, Birgün ve Cumhuriyet’in reddetmesine şaşırdığım gibi. Bir kitap dergisi veya sanat sayfası için bunlardan daha önemli konular düşünemiyorum. Bu konuları, mesela, “Müslüman Tolstoy” iddialarını 17 Eylül’de manşet yapan Akşam gazetesinin işlemesini bekleyemezdik tabii, ama ya diğerleri?… Ne yapıyor bunlar?

Sonuçta, bir tarafta dinciler vs., yani “kötüler” var, ama diğer tarafta öbek halinde “iyiler” yok; aslında her tarafta öbek halinde politik, ekonomik veya ideolojik çıkar grupları çoğunlukta. İslamcılar, faşistler, milliyetçiler, ulusalcılar (“Nasyonal Sosyalistler”?), Atatürkçüler, “solcular”, Marksistler, komünistler, liberaller, “enteller”, Fenerbahçeliler, Galatasaraylılar, sadece para ve mevki peşinde koşanlar vs. örgütlenebiliyorlar, ama hakikat örgütlenemiyor. Belki de doğası müsait değil; örgütlenince hakikat olmaktan çıkıyor, din oluyor.

Nitekim, yayın dünyası da tekkeler ağına dönmüş durumda. Buralarda çalışan kişiler para, mevki veya tekkelerine yeni üyeler kazanıyorlar, ama müşterileri Tolstoy ve Dostoyevski ile bizzat kendi başlarına gelenlerden haberdar edilmiyor. Türkiye’de sadece dinci vs. “kötüler” Tolstoy veya Dostoyevski’yi tahrif etmiyor; diğer kesimler, sözde “iyiler” de aynı şeyi yapıyor veya aynı şeyin yapılmasına göz göre göre izin veriyorlar. Türkiye’de Tolstoy veya Dostoyevski sadece tahrif edilmiyor, bu tahrifatı duyurmak da fevkalade zor. Onun için, Türkçe güvenilmemesi gereken bir dildir.

6 Aralık 2005

Ek 2

Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı, Virgül, çok beğendiği halde, ancak kısa bir haber olarak yayınlayabileceği ve (son not dışındaki kısmının) daha önce sanal ortamda yayınlanması nedenleriyle; Birikim hiçbir açıklama yapmadan, Sanat ve Hayat da son not dışındaki kısmının daha önce sanal ortamda sadece bir günlüğüne yayınlanması nedeniyle reddettiler. İnsancıl kabul etti, ama onu da ben reddettim. Memleket çok enteresan olduğu için, bu yazı da –hem içeriği, hem de içeriğinin zorunlu kıldığı bu kalıp, yani yazının biçimi bakımlarından– giderek daha enteresanlaşıyor. Ben yazıyı kısa tutmaya çalışıyorum, ama yayıncıların tutumları buna izin vermiyor. Neredeyse her yeni gelişme, ana metnimdeki kadar vahim ve onunla ilişkili bir meseleyi ortaya çıkarıyor.

Yine Sanat ve Hayat ile Virgül’e başvururken yaptığım gibi, sağdan soldan duyduğum, “falanca dergi basabilir bu yazıyı” şeklindeki sözlere uyarak, yazımı İnsancıl’a gönderdim ve İnsancıl’ın yöneticisi Cengiz Gündoğdu yazıyı yayınlayacağını söyledi. Söyledi, ama hemen peşinden yazı içindeki “itibar” kelimelerini “saygınlık” ile “değiştireceğini” de tebliğ etti. Yazarın bilinçli tercihine yönelik böyle bir tecavüze (pek tabii ki) izin vermediğimde de, bu seferlik kabul ettiğini, ama (ırkçı bir esinden aldığı rahatlıkla) “itibar” kelimesinin Türkçe olmadığını ve (sanki sormuşum gibi) bir daha “itibar”lı yazılarımı yayınlamayacağını buyurdu. Bu marazi-komik tutum karşısında, pek tabii ki, yazıyı geri çektim. Gönderdiğim yazı karşılığında, yani bir emek ürünü karşılığında bana borçluyken ve ben hiçbir şey beklemediğime göre müteşekkir kalması gerekirken, Cengiz Gündoğdu lütufta bulunuyormuş gibi, benden alacaklıymış gibi böylesine marazi-komik bir tutum sergiliyordu. Bu marazi-komik durum, değişen dozlarıyla, farklı zamanlarda ve farklı vesilelerle karşılaştığım milli bir bilinç garabeti olsa da; yazımı geri çekip bağcı döveceğime, yayınlatıp üzüm yedirmem gerektiği, madem yazı basılıyor, öyleyse halkı bu yazıdan mahrum etmemek uğruna, bu marazi-komikliğe sadece gülüp geçmem gerektiği ileri sürülebilir. Ama benim okura yedirmek istediğim üzüm, sadece yazıyla sınırlı değil, böyle bir yazıya ve yazarına bağcıların neler yaptıklarını da kapsıyor; yani yayıncıların ne olduklarını da göstermek istiyorum burada. Ayrıca, yazı yayınlamak uğruna yayıncıların her marazi-komikliğine göz yumarsak, okurları uyandırıp yayıncıları ıslah edemeyeceğimiz ve dolayısıyla bilinç reformu yapamayacağımız gibi, üzüm yedirebilme kabiliyetimizi kaybedip incir çekirdeğini doldurmayan bir komedyene de dönüşürüz. Kısaca: Bilinç reformu yapacağım derken bilinç garabetine göz yummak, sansürü lanetleyeceğim derken sansüre göz yummak, üzüm yiyeceğim derken ayvayı yemektir.

Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı, yine, noktası ve virgülüne kadar aynen yayınlaması kaydıyla Evrensel Kültür’e gönderdim. Evrensel Kültür’den Eylem Yıldızer de önündeki ve sonundaki notlar yüzünden yazıyı reddetti. Eylem Yıldızer, gönderdiği e-postada, bu notların yazıyla ilgisi olmadığını belirtiyor. Daha da tuhafı, notların haber değeri taşıdığını söyleyerek, bu özelliği de, reddetmenin bir gerekçesi olarak, bir defoymuş gibi sunuyor –sanki haber değeri değersiz bir şeymiş gibi. Yazının ana metni de zaten haber değeri taşıyor ve bu yüzden önemli. Yazdığım yazıda, Tolstoy ve Dostoyevski’nin sansürlendiğini ve bu sansürü besleyen bilinç garabetini haber veriyorum; peşinden sansür ile arkasındaki bilinç garabetini gösteren yazımın da yayıncılar tarafından aynı bilinç garabetiyle sansürlendiğini ekliyorum ve Evrensel Kültür böyle bir yazıyı şu gerekçelerle reddediyor: “Bu eklentiniz haber değeri taşıyor, konuyla ilgisiz.” Eklentimde listelediğim yayıncıların, mesela, Tolstoy ve Dostoyevski üzerine tezgahlanan dünya çapında bir sansür komplosuna hizmet ettiklerini belgelesem, Evrensel Kültür bu sefer de şu gerekçeyle reddedecek herhalde beni: “Bu eklentiniz daha da fazla, ultra-haber değeri taşıyor, konuyla hepten ilgisiz.” Bir yazının, haber değeri taşıdığı gerekçesiyle –bu gerekçeyi hiç çekinmeden dillendirerek– reddedildiği başka kaç tane ülke vardır acaba? İşte bizzat bu durum da haber değeri taşıyor, ana metnin taşıdığı kadar önemli bir haberi değeri. Ama işin çetrefil yanı şu ki, bu haber doğrudan haber vermesi gereken organlarla ilişkili olduğu için kısa devre yapıyor. Orijinal yazı, şimdiki halinin yarısı uzunluğundaydı, ama çığ gibi büyüyor; turnusol kağıdı gibi bilinç garabetini ortaya çıkarıyor.

Kitaplık dergisinden Murat Yalçın’la, yazıyı göndermeden, yaptığım telefon görüşmesinde yazının içeriğini anlattım ve Murat Yalçın yazıyı göndermemi istedi, ama yayınlanıp yayınlanmayacağına ilişkin kararın bir ayda çıkabileceğini belirtti; ben de (pek tabii ki) yazıyı göndermedim. Atatürk’ün Nutuk’unun sansürlendiğini belgelesem de herhalde Kitaplık’ın politikası değişmeyecekti: “Yayınlayıp yayınlamayacağımıza karar vermemiz bir ay sürebilir.” Beş dakikada okunacak bir yazının, böyle bir yazının, yayınlanıp yayınlanmayacağına karar vermesi bir ay alıyorsa, Kitaplık oldukça kararsız, daha doğrusu kararsız olmaya kararlı bir dergi demektir ve bu da onun iş yapmaya niyetli olmadığını gösterir. Devlet dairelerinde bile bir iş bu kadar uzun sürmez.

Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı, Varlık’tan Enver Ercan’a gönderdim ve Enver Ercan “emek verilmiş bir çalışma” olduğunu söylemekle beraber, yazıyı uzun buldu. “Fakat asıl sorun, dilinizin fazla hırçın olması” imiş. Halbuki, asıl sorun o değil, şu: Yazarın üslubunu, dilindeki hırçınlığı (hele anlattığı vahim gerçekleri umursamadan) terbiye etme, yasaklama hevesindeki birinin, sirkte aslan terbiyecisi olacağına, bir dergide editör olması. “Daha serinkanlı”, “polemiğe dönük olmak yerine, uyarıcı, aydınlatıcı üslubu” tercih ediyorlarmış. Polemiği benim değil, yayıncıların başlatması bir yana, hırçın bir dil veya polemiğin kategorik olarak neden günah, hatta red gerekçesi sayıldığını anlamıyorum. Bir yazının red veya kabul edileceğini belirlemesi gereken şey, bu gibi etiketler değil, haklı olup olmadığıdır. Hepsi bir yana, Tolstoy ve Dostoyevski’nin sansürlendiğini ve bu sansür haberinin halktan gizlendiğini duyuran bir yazı, nasıl olup da, “uyarıcı ve aydınlatıcı” olmuyor? Nasıl olup da, “fazla hırçın” ve “polemiğe dönük” şeklindeki etiketler böyle bir yazının reddine bahane edilebiliyor? Nasıl olup da, “üslubun fazla hırçın ve polemiğe dönük, bu yüzden gösterdiğin vahim gerçekleri halktan gizlemek zorundayız” şeklinde bir mantık ileri sürülebiliyor –üstelik o üslup o gerçekleri vurgulamaya hizmet etmişken? Atatürk’ün öldürüldüğünü belgeleyen bir yazı yazsam ve yayıncıların bu yazıyı halktan gizlediğini ifşa etsem, Enver Ercan herhalde yine “Diliniz çok hırçın; uyarıcı ve aydınlatıcı değil, polemiğe yönelik olduğu için bu gerçeği halktan gizlemek zorundayız; yazınızı reddediyoruz” diyecekti.

Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı, Gösteri’den Hami Çağdaş’a gönderdim ve yazı, hiçbir açıklama yapılmadan reddedildi. Radikal ile aynı medya grubuna ait olduğu göz önüne alınınca, şaşırtıcı bir gelişme değil tabii. Aynı sonucu vereceği besbelli olduğundan, Milliyet Sanat’a da göndermeye gerek görmüyorum, zira Radikal Kitap ile Milliyet Sanat’ın yayın yönetmeni aynı, Tuğrul Eryılmaz.

28 Aralık 2005

{Buraya kadar okuduğunuz tüm yazı, *Edebiyat ve Eleştiri’de (sayı 85, Ocak-Şubat, 2006) bazı dizgi, mizanpaj ve dipnot yanlışlarıyla yayınlanmıştır. Ve orada da, kapaktan duyurulan şu başlıklar arasında yer almamıştır: “Ciddi bir edebiyat dünyamız olduğu kanısında değilim!..” (Turgut Özakman); “Bir ‘Bab-ı adî’ Vak’ası!..” (Muzaffer İlhan Erdost); “Orhan Pamuk’a Acil Yanıtlaması Dileğiyle Birkaç Soru” (Ahmet Yıldız); “Li-Po ve Behçet Necatigil” (Laurent Mignon); “Jacques Derrida’yla Edebiyat Üzerine” (Derek Attridge); “Yalçın Büyük Orhan Yamuk’a Niçin Saldırdı!”; “Elif Afak Büyük Konuştu!”; “Yeni Yıla Kim Nerede Kiminle Girdi?”}*

Ek 3

Radikal Kitap’tan söz etmişken ve yazı bu kadar uzamışken, daha önce kısa tutmak için değinmediğim (ve dergi yayına girdiği için Edebiyat ve Eleştiri’de yer alması mümkün olmayan) bir şeye daha değineyim. 1 Aralık 2005’te, yukarıdaki yazı, önüne koyduğum notla birlikte (sonuna eklediklerim haricinde) medyatava.net’te yayınlanınca, Radikal Kitap Sorumlu Yayın Koordinatörü Cem Erciyes’ten medyatava.net’e (cevap vermeyen) bir cevap geldi, ama benim Cem Erciyes’e cevabım yayınlanmadı. Radikal’e karşı saldırgan bir tavır sergilediğimden ve “en hafif deyimiyle haksızlık” ettiğimden şikayetçi olan Cem Erciyes –Tolstoy’un Günlükler’inin sansürlü ve hatalı çevrildiğini duyuran ve Radikal Kitap tarafından dezenformatif biçimde yayınlanmasını yukarıda eleştirdiğim– bir önceki yazımı “noktasına dokunmadan yayımladık”larını belirtiyordu. Zaten böyle yapmaları gerekirdi, ama cevap olarak buna işaret etmesi enteresan, çünkü ben noktasına dokunduklarını söylemedim ki, başlığına dokunduklarını söyledim. Ama Radikal Kitap’ın bundan çok daha vahim olan, yukarıdaki yazıda asıl işaret ettiğim ve Cem Erciyes’in de asıl cevaplaması gereken kusuruysa, Tolstoy’un sansürlendiğini (ve çarpık çevrildiğini) duyuran bir yazıya “İçindekiler” sayfasında bile yer vermemiş ve “kitapta bazıları şüpheli, ‘masum’ çeviri hataları var” şeklinde bir spot koymuş olmasıydı. Cem Erciyes’in bunlara cevabı şöyle: “O beğenmeyip eleştirdiği spottaki ifadeler de kendi yazısında kullandığı ifadeler.”

Bu da doğru değil. Ben “‘masum’ çeviri hataları var” dememiş, “‘masum’ çeviri hataları da var” demiştim o yazıda. Ama mesele bundan da vahim; spota benim ifadelerimi çıkarıp çıkarmamaları değil önemli olan; sözünü ettiği benim o ifademi çarpıtmadan koymuş olsalardı bile doğru bir iş yapmış olmayacaklardı. Ben, Tolstoy’un günlükleri “külliyatının 13 cildini oluşturur” gibi bir ifade de kullanmıştım o yazıda. Peki, neden Radikal Kitap, sırf ben kullandım diye, bu ifademi spota çıkarmamış? Çıkarmamış, çünkü benim bu ifadem yazıda birincil öneme sahip değildi. Ama Radikal Kitap’ın spota çıkardığı ifadem de birincil öneme sahip değildi. Sansürü, hele Tolstoy’a uygulanmış sansürü gösteren bir yazının spotunda masum çeviri hatalarından söz edilmez, masum olmayandan, sansürden söz edilir. Aksi halde yapılan dezenformasyondur ve Radikal Kitap, yukarıdaki yazıda da eleştirdiğim üzere, bunu yapmıştır. Okurlarda “Hey! Bakın, şunu gördünüz mü? Tolstoy’u sansürlemişler! Pes doğrusu!” şeklinde bir tepki yaratacak yerde, “Hımm… bugün yağış mı varmış…” şeklinde bir tepkisizlik yaratmıştır: “Hımm… Tolstoy mu sansürlenmiş… neyse…” Bu ifadelerle, okurların bilinçaltında o dezenformatif spotun bırakacağı izi aktarmaya çalışıyorum, ama Radikal Kitap’ın internet sayfasında o yazıma iki kişiden gelen şu yorumlar, durumun daha da vahim olabileceğini kanıtlıyor:

Günlükler insanlığın: Hepimiz günlük tutmuşuzdur. Ama hiç birimiz sanıyorum ki Amin Mauolouf’un Yüzüncü Ad adlı yapıtındaki gibi becerememişizdir bu işi. Bu bağlamda TOLSTOY’da tam bir öncüdür. (Yazan : Murat Bölük)

Gizli Kalmış Metinler: Ölümlerinin üzerinden bunca zaman geçtikten sonra bile hala yeni yazılarının ortaya çıkıp yayınlanıyor olması onların edebiyat alanının en büyük üstatları olduklarının başka bir kanıtı. Tolstoy gibi dünyanın en önde gelen yazarlarından birinin yazdığı alışveriş listesinin bile kitaplaşmasında şaşıracak bir şey yok elbet. Ancak böylesi metinlerle yıllar sonra karşılaşınca; insan hem yerli hem de yabancı edebiyat üstatlarının daha nice açığa çıkmamış metninin olabileceği endişesi ve hüznünden kurtulamıyor. (Yazan : Volkan Çilingiroğlu)

Tolstoy’un sansürlenmesi, hatalı çevrilmesi üzerine bir şaşkınlık sezilebiliyor mu bu yorumlarda? Sansürlü ve hatalı Günlükler çevirisine ilişkin o yazım hakkında, daha doğrusu o yazımı sunuş politikaları hakkında, Cem Erciyes’in cevap vermesi gereken meseleler bunlardır, yoksa spotta benim ifadelerimi kullanıp kullanmadıkları veya noktama dokunup dokunmadıkları değil, çünkü bunlar benim işaret ettiğim meseleler değildir.

Cem Erciyes, o yazımı dezenformatif bir sunuşla yayınlamaları üzerine tatmin edici hiçbir açıklama yapmadıktan sonra, yukarıdaki yazımın neden reddedildiğine değiniyor: “hiçbir gazete ilavesinin yayımlayamayacağı kadar uzun olduğu için reddedildi”. Yukarıdaki yazımın, önüne ve sonuna notlar eklemeden önceki hali, yani Radikal Kitap tarafından reddedilen ilk hali (boşluklarla birlikte) 18 bin vuruştu. Dezenformatif bir şekilde (ve asıl başlığı olan “Bu Günlükler Tolstoy Değil” yerine, münasebetsizce yavanlaştırılmış “Bu ‘günlükler’ Tolstoy’un mu?” başlığı altında) yayınladıkları Günlükler’le ilgili eleştirim ise 4 bin vuruştu ve Radikal Kitap’ın yarım sayfasını işgal etmişti. Bu yarım sayfalık işgalde de, başlık ve spotun azımsanmayacak bir payı vardı. Başlık ve spotuyla 4 bin vuruşluk bir yazı yarım sayfayı işgal ediyorsa, başlık ve spotlarıyla toplam 16 bin vuruşluk 4 adet yazı iki tam sayfayı işgal ederdi. Ama benim yazım, bir tek başlığı bulunan tek bir yazı olduğuna göre, 18 bin vuruş da olsa iki tam sayfaya sığabilirdi. Belki azıcık taşabilirdi, ki bu mizanpajla oynayarak, puntoyu küçülterek veya fotoğraf koymayarak halledilebilirdi. Bu da istenmiyorsa, benden çok az bir kısaltma istenebilirdi, ki bunu yapmaya çalışabileceğimi zaten belirtmiştim. Bir başka alternatif de, Radikal gazetesinin sanat sayfasında yayınlamak veya birkaç gün tefrika etmekti.

Ayrıca, bir yazı, üstelik Tolstoy ile Dostoyevski tahrifatını ve sansürü ele alan bir yazı reddedilecekse, bu mezurayla ölçerek değil, içeriğine bakarak yapılmalıdır. İçeriğin haketmediği bir uzunluk, yani fuzuli bir şey varsa, o yazının uzunluğu bir red gerekçesi sayılmalıdır. İçeriğine bakarsanız, sayfalar dolusu bir yazının tam kararında, eksiksiz olduğu, ama iki paragraftan ibaret bir yazının ise hak etmediği bir uzunlukta olduğu ortaya çıkabilir. Tabii, hak edilmeyen, fuzuli uzunluk paragraflarla değil de, sayfalarla tanımlanacak boyuttaysa, durum daha da vahim. Buna çarpıcı bir örneği, benim yazımı uzun bulduğu bahanesiyle reddeden Radikal Kitap’ın 16 Aralık 2005 tarihli sayısından vereyim. Yazının başlığı “‘Savaş ve Barış’ patlaması”, yazarı Celal Üster. Benim yazımı, uzun bulduğu bahanesiyle reddeden Radikal Kitap, bu yazıya (bol fotoğraflı) ilk iki sayfasını ayırmış.

İki sayfalık Radikal Kitap yazısının spotunda, Savaş ve Barış “19. yüzyıl başlarından bugüne değin kötü çevirilere de direndi, kötü okurlara da… Şu anda piyasada tam on dört tane ‘Savaş ve Barış’ var” deniyor. Biz de bu yazı sayesinde, kötü Savaş ve Barış çevirilerinden kurtulacağımızı, iyilerin layık oldukları itibarı kazanacağını, sapla samanın birbirinden ayrılacağını sanıyoruz. Ve iki sayfalık yazının sonuna yakın, Radikal Kitap’ta şu satırları okuyoruz:

Yirmiye yakın Savaş ve Barış çevirisi içinde, en azından Leyla Soykut ve Mete Ergin çevirilerinin asıllarından yapılmış güvenilir çeviriler olduğunu söyleyebiliriz.

Ama, Radikal Kitap’ın iki sayfalık yazısı, yayınevi adlarını verdiği diğer çeviriler hakkında hiçbir şey söyleyemiyor; sadece onlardan şüphelendiği anlaşılıyor. Bu arada, Leyla Soykut’a ve onu yayınlayan İletişim’e böyle gözü kapalı güvenmeyi telkin etmesi de doğru değil tabii (yukarıda onların sansürlü olduğunu göstermiştim). Meğer, spotunda sapla samanı ayıracağı izlenimi veren iki sayfalık Radikal Kitap yazısı bir “şüphe” üzerine kuruluymuş ve sapla samanı birbirinden ayıracağına, sadece ayırılması gerektiğini hatırlatıyor:

Bence konunun uzmanları (örneğin, bir Rus Dili ve Edebiyatı uzmanı) bu çevirilerin tümünü incelemeli, sapla samanı birbirinden ayırmalı.

Peki, bu hatırlatma bir cümleyle yapılabildiğine göre, Radikal Kitap’ın iki sayfası, yani Tolstoy ile Dostoyevski tahrifatını belgelemiş bir yazıya ayrılmayan iki sayfası, neyle doldurulmuş?

İlk üç paragrafta, bir sohbetten ve genel bir mesele olarak, “çevirinin eskimesi” diye bir durumdan söz ediliyor. Sonraki paragrafta, asıllarından ve eksiksiz yapıldıkları için, Roza Hakmet’in Don Quijote ile Kayıp Zaman İzinde ve Rekin Teksoy’un İlahi Komedya çevirileri anılıyor ve hiçbir mesnet gösterilmeksizin “ustalıklı çeviriler” olarak nitelendiriliyor.

Konu dışı alanlarda gezinen bu paragraflardan sonra, Savaş ve Barış’ın farklı İngilizce çevirileri bulunduğundan söz ediliyor ve izleyen paragrafta da, Huntington Smith’in bir asır kadar önce yaptığı bir İngilizce Savaş ve Barış çevirisine değiniliyor. Smith’in, romanı kısaltıp ikiye böldüğü ve “Savaşın Fizyolojisi” adıyla Fransızcadan çevirdiği anlatılıyor. Yabancı kaynakçalarda bile asla ciddiye alınmayan, Tolstoy yayıncılığında yeri bulunmayan bu İngilizce çeviriye “olsa olsa biraz eğlenmek için değini”liyor. Evet, değinilebilir tabii, ama sapla samanı birbirinden ayırmayacak mıydık? Tolstoy’un (ve Dostoyevski’nin) sansürlendiğini belgelemiş bir yazıya yer ayrılmazken, böyle bir eğlenceye yer ayrılması abes değil mi?

Sonraki dört paragrafta, Smith’i, romanı ikiye bölmeye iten nedenler üzerinde durularak, Savaş ve Barış hakkında tanıtıcı bir iki söz söyleniyor ve peşinden, İngilizce kaynakçalarda bile adı anılmayan, kimsenin kaale almadığı, kemikleri mezarında çoktan çürümüş olan Smith’le dalga geçiliyor. Türk okurlar, Smith’in berbat İngilizce çevirisini okumaktan kurtarılıyor; gerçi Amerikalılar bile ne böyle bir çeviriden haberdardırlar, ne de onu bulabilirler, ama olsun, hiçbir şey şansa bırakılmıyor. Var mı öyle, Savaş ve Barış’ı budayıp, adını değiştirip, Fransızcadan İngilizceye çevirmek! Radikal Kitap iki sayfalık bir yazı yayınlar ve bu işi yapanın canına okur –bu işi yapan her ne kadar başka bir ülkede yaşayıp başka bir dilde yazan, kendi dilinde bile zaten hiçbir önem taşımayan ve çoktan ölmüş biri olsa da. Eh Türkiye’de ve Türkçede olup bitenleri de (mesela Tolstoy ile Dostoyevski’nin sansürlendiğini) Amerikalılar kendi halkına anlatsın artık. Nitekim, Radikal Kitap’ın bir sonraki paragrafında, aniden alaycılık terkediliyor:

Bizde de bir vakitler, kimi çevirmenler çevirdikleri kitabın “Türk okurunu ilgilendirmediğini düşündükleri” yerlerini es geçerler, çevirmezlerdi.

Kim bu çevirmenler? Herhalde, bu çevirmenler örnek alınıyor ve Huntington Smith’den söz edilerek, Türk okurunu ilgilendirmeyen yerler es geçiliyor. Biz Huntington Smith’ten korunalım yeter; Amerikalılar da kötü Türkçe çevirileri bulup, halkını onlardan korusun. Peşinden şöyle deniyor Radikal Kitap’ın iki sayfalık yazısında:

Araştırılsa, kimbilir böyle kaç roman çevirisi, kaç politik çeviri bulunur?

Araştırıp buldum da ne oldu?… Araştırmayla doldurulabilecek iki sayfa, habire araştırmak gerektiği sözleriyle dolduruluyor; ne güzel. Sonraki paragrafta da, “Neyse, konudan çok fazla uzaklaşmadan Savaş ve Barış’ın İngilizcedeki yeni çevirisine dönelim” deniyor. Yani, konu Türkçe çeviriler değil de, İngilizce çeviriler. Böylece, bir altı paragraf yeni bir İngilizce çeviri üzerine yabancı basında yapılan bir polemiğe ayrılıyor ve Nabokov, Çehov ve Joyce’un bu polemikte alıntılanan sözleri aktarılıyor. İzleyen iki paragrafta, yazarın bir hapishane anısına dayanılarak, Savaş ve Barış’ın kötü bir okuru örnek gösteriliyor ve yazının sonundaysa şöyle deniyor:

Gördünüz mü? Savaş ve Barış’ın İngiltere’de Penguin Classics’ten çıkan yeni çevirisinden kalktık, nereye geldik!

Bir de, yazı içine gömülen bir kutuda, çeviri konusunda çok az yazıldığı, oysa yazılıp, tartışılacak çok şey bulunduğu, okuyucuya iyi çeviri bilincinin verilmesi gerektiği ve bunun da daha çok çeviri eleştirisiyle mümkün olacağı söyleniyor. Enteresan; yine aynı şey: Bir takım gereklilikleri yerine getirmek için kullanılabilecek iki sayfa, o gereklilikleri hatırlatmaya feda ediliyor –o iki sayfa yukarıdaki yazıya (yani o gerekliliklerden daha acil olanları yerine getirip Tolstoy ve Dostoyevski çevirilerindeki sansürü teşhir eden bir yazıya) kapatılmışken. Yani, Radikal Kitap, o iki sayfayı benim yazıma ayırmıyor da, benim yazım gibi yazıların gerekliliğini (lüzumsuz bir uzatmayla) hatırlatmaya çalışan bir yazıya feda ediyor. Ve Radikal Kitap Sorumlu Yayın Koordinatörü Cem Erciyes de, şöyle bir espri yapabiliyor:

Biz ne bir yazarı ne bir yazıyı sansürledik. Tam tersine Tolstoy ve Dostoyevski’nin sansürlenmesine, çevirilerin yalan yanlış yapılmasına karşıyız. Bunu da Acar Burak Bengi’ye sayfalarımızı açarak gösterdik.

Evet, önce yarım sayfa gösterip bir güzel dezenformatif bir şekilde yayınladılar ve peşinden bu uygulamalarını da eleştirdiğim yukarıdaki yazıya sıra geldiğinde, “Pışşıığk!” yaptılar. Cem Erciyes “cevap” notunu şöyle bitiriyor:

Ama sayın Bengi’nin, kendisini Tolstoy ve Dostoyevski’nin önüne çıkararak çok ama çok önemsemesini ise hiç ama hiç önemsemiyoruz.

Aferin… Sırf Tolstoy ile Dostoyevski’nin tahrif edildiğini duyurmaya çabaladığım için, kendimi bu yazarların önüne çıkarmış oluyorum ben. Hem de, böyle şeyleri duyuranların değil, duyurmayanların öne çıktıkları, yayın yönetmenleri veya Radikal Kitap Sorumlu Yayın Koordinatörü oldukları bir ülkede. Radikal Kitap’ın yayınladığı o iki sayfalık yazıda yapıldığı gibi, Tolstoy çevirilerinde sapla samanı birbirinden ayıracağım deyip, başka mevzulardan söz etseydim ve iki sayfayı işgal etseydim, ancak bunları yapsaydım, kendimi Tolstoy ile Dostoyevski’nin önüne çıkarmamış olacaktım herhalde veya daha doğrusu, Radikal Kitap’ı eleştirmeseydim, hatta kimseyi eleştirmeseydim belki.

Benim kendimi çok ama çok önemseyişimi hiç ama hiç önemsemediği için mi, Tolstoy ile Dostoyevski’nin tahrif edildiğini okurlardan gizliyor Cem Erciyes? Tolstoy ile Dostoyevski’nin tahrif edildiğini okurlardan gizleyen Cem Erciyes mi, kendini bu yazarların gerisinde tutuyor? Tolstoy tahrifatını, Tolstoy’u Müslüman ilan etmeye kadar vardırıp en az 100 bin satan bir kitaba karşı, bu aldatmacayı detayları ve belgeleriyle teşhir eden kitabım üzerine Coşkun Büktel’in yazdığı yazıyı, sırf yukarıdaki eleştirilerime öfkelendiği için yayınlamaktan vazgeçen Radikal Kitap mı, kendini Tolstoy ile Dostoyevski’nin önüne çıkarıyor; yoksa, Coşkun Büktel’in kitabımla ilgili yazısını sansürleyebileceğini öngördüğüm halde, Radikal’i eleştiren ben mi?

Ben kendimi (pek tabii ki) önemsiyorum ve çevirmenlerle yayıncıların Tolstoy, Dostoyevski ve okura neler yaptıklarını teşhir ettiğim için Radikal tarafından aforoz ediliyorum; Cem Erciyes ise kendini önemsemiyor ve Tolstoy, Dostoyevski ve bizzat okura neler yapıldığını okurdan gizleyecek kadar kendini öne çıkarabiliyor. Keşke Cem Erciyes de kendini önemseyebilse; çünkü kendisine önemli bir görev ve yetki verilmiş, ama Cem Erciyes bunları kötüye kullanıyor. Hem Tolstoy ile Dostoyevski tahrifatını ve sansürü konu alan bir yazıyı, hem de “Müslüman Tolstoy” aldatmacasına karşı halkı uyandıracak bir kitabı konu alan bir başka yazıyı halktan gizliyor. Bir kitap dergisi için bunlardan önemli konular düşünemiyorum. Cem Erciyes ve baştan beri listelediğim meslektaşları neyi önemsiyor?

Yazının tamamı şu kitabın ikinci bölümünde yeralmıştır: Acar Burak Bengi, Sansürlenen Tolstoy (Tolstoy’un Din Eleştirisi ve Türkiye’de Karanlığın Gücü), Yokuş Yayınları, 2007. Tüm kitabın dijital kopyasını ücretsiz indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/


  1. F. Dostoevsky, The Brothers Karamazov: çev. Constance Garnett, ed. Ralph E. Matlaw, Norton & Company, 1976, s. 219-20. • çev. Andrew R. MacAndrew, Bantam Classics, 2003, s. 316-7. • çev. Ignat Avsey, Oxford University Press, 1998, s. 298-9. • çev. Richard Pevear ve Larissa Volokhonsky, Farrar, Straus and Giroux, 2002, s. 238-9. 
  2. age, s. 216; s. 282; s. 295; s. 235. 
  3. “Так что как теперь, так и прежде вероучение, принятое по доверию и поддерживаемое внешним давлением, понемногу тает под влиянием знаний и опытов жизни, противоположных вероучению, и человек очень часто долго живёт, воображая, что в нём цело то вероучение, которое сообщено было ему с детства, тогда как его давно уже нет и следа.” http://az.lib.ru/t/tolstoj_lew_nikolaewich/text_0440.shtml. 
  4. L. Tolstoy, A Confession and Other Religious Writings , çev. Jane Kentish, Penguin, 1987, s. 20. Lev N. Tolstoy, My Confession, Critique of Dogmatic Theology, çev. Leo Wiener, (The Complete Works of Count Tolstoy, 24 cilt), Dent, 1907, c. 13, s. 5 (aslında tüm eserleri değil tabii). L. Tolstoy, A Confession, The Gospel in Brief and What I Believe, çev. Aylmer Maude, OUP, (The World’s Classics), 1961, s. 5. Maude’unki:

    So that, now as formerly, religious doctrine, accepted on trust and supported by external pressure, thaws away gradually under the influence of knowledge and experience of life which conflict with it, …” 

  5. Acar Burak Bengi, (Rusça çeviriler Mazlum Beyhan), Tolstoy’un Cevabı (Tüm Dinlere ve Müslüman Tolstoy İddialarına), E Yayınları, 2005. 
  6. Tolstoy’s Diaries, ed. ve çev. R.F. Christian, 2 cilt, Athlone Press, 1985. 
Reklamlar

One thought on “TÜRKÇE GÜVENİLMEMESİ GEREKEN BİR DİLDİR

  1. Geri bildirim: Moby Dick’i Sabahattin Eyuboğlu ile Mîna Urgan öldürmüş | 5Ne1Kim?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s