“KATL SANSÜRÜN EKSTREM BİÇİMİDİR”

Acar Burak Bengi
12 Nisan 2007

Bu söz Bernard Shaw’a ait 1 ve bu yazının başlığı olduğu kadar, Türkiye’de sahnelenen traji-farsın da başlığı. Türkiye’de, söz söyleyeni 301’leyerek, mahkemelerde süründürerek, hapse atarak, bunlarla da yetinmeyip tehdit ederek, linç ederek ve öldürerek susturan, tüm bu silsileyle ifadeyi ve nihayet yaşamayı yasaklayan, sansürcü bir katl bilinci hakim. Bu bilinç garabeti, yukarıdaki yazıların yazılması (ama mahkum edilmesi) ardından geçen bir yılda, uğursuz hakimiyetini sağlamlaştırdı ve Hrant Dink adında bir insanı katletti, hepimizi de mahvediyor. Ama sansürcü katl bilinci, bu kitabın ortaya koyduğu üzere, sadece dinciler ve milliyetçilerce (ulusalcılarca) değil, nispeten düşük dozlarda olsa bile, çok daha geniş bir kesimce uygulanıyor.

Hrant Dink “beni aşağıladın” denerek katledildi; Dostoyevski de aynı bilinç garabetiyle sansürlenmişti ve bu sansürleri teşhir edip, medyayı eleştiren yukarıdaki yazılar da, “bana” veya “bize saldırdın” diyen aynı zihniyetle, 301’ci, katil sansür garabetiyle mahkum edildi –301’e karşı olan ve bir yıl sonra, geçtiğimiz günlerde, “Hepimiz Hrant’ız” diyen ve demeyen medya tarafından. Bugün, “Hepimiz Hrant’ız” diyenlerin infialine ve samimiyetine inanıyorum, ama bunun yeterli olmadığı, bu samimiyetin (bu haliyle) yeteri kadar samimi olmadığı, herkesin kendi 301’ciliğiyle yüzleşip, onu gidermesi gerektiği ve 301’ci, sansürcü katl teamülünün yıkılarak, hakikat teamülünün yerleştirilmesi gerektiği hatırlanmalı.

Hrant Dink cinayetinin, faşist bir sansür cinayeti, halk faşizmi ve sansürcülüğünün cinayeti, yani bir teamül cinayeti olduğu hatırlanmalı. Türkiye’yi fikrî farklılıklardan ziyade, ahlaki erozyonun, yazılı yasalardan önce, yazılı olmayan yasalardaki, teamüllerdeki erozyonun tarumar ettiği de hatırlanmalı.

Birçoğumuz bir tanrı olup olmadığını bilmiyoruz veya olduğuna inanmıyoruz veya inanıyoruz veya körü körüne inanıyoruz, ama çoğumuz günahın varolduğunu biliyoruz (Raskolnikov aksini kanıtlamaya çalışmış, ama becerememişti); bazı şeylerin iyi, bazılarının kötü olduğunu biliyoruz; mesela, kedilere tekme atmanın veya yere düşen bir ihtiyarı çiğneyip geçmenin kötü, ona yardım etmenin iyi olduğunu biliyoruz. Aynı bilgi, sansürcü katl bilincinin melanet olduğunu de söyler. Bu bilgi zedelendikçe yıkılıyoruz, arkadan kurşunluyor ve kurşunlanıyoruz. Türkiye’de bu bilgide zedelenmeler var ve bununla yüzleşmemek için de binbir tane bahane, put, sahte günah, alavere dalavere.

O bilgide mutabık değilsek, ki bu mutabakat epey bozulmuş durumda, o zaman, konuşmak, anlaşmak, yaşamak, iyileşmek mümkün değil, tıpkı iki kere ikinin dört etmesinde mutabık olmayan, ama problem çözmeye veya bina dikmeye debelenen insanların başına geleceği gibi.

Tolstoy ve Dostoyevski’nin çarpıtılması, sansürlenmesi o bilgiyi zedelemişti; sonra bunların teşhirinin mahkum edilmesiyle de zedelendi o bilgi. Oysa tersi yapılıp, o bilgi geri çağrılmalı, hatırlanmalı, hatırlatılmalıydı. 301’ci, sansürcü katl garabeti, 21. yüzyılda, dünya kültür mirasının bir devini, hepimizin, tüm insanlığın bir atasını da, Dostoyevski’yi de sansürlemek, katletmek anlamına geliyor ve 301’le etrafındaki bilinç garabeti, bu acayipliğin teşhiri üzerinden de eleştirilmeliydi. Hrant Dink cinayetiyle içine uyandığımız kabusu kovmak için bu güçlü dayanak ziyan edilmemeliydi.

Yukarıdaki yazılarda eleştirdiğim insanları tanımıyorum ve cani olduklarını da düşünmüyorum, büyük çoğunluğunun “kötü” insanlar olduklarını, mesela bir kediye tekme atacaklarını filan sanmıyorum, ama zaten, Hrant Dink’in öldürülmesiyle sonuçlanan kışkırtmaların failleri de, 301’ciler vb. de kediye tekme atmıyorlardır, hatta katil bile kediye tekme atmıyor olabilir. Fakat, suç böyle işleniyor işte ve suçu işleten bilinç garabeti böyle hakimiyet kazanıyor: bir sürü “iyi” insanın, bir sürü “masum” günah işlemesiyle, sonra daha az “masum”larını işlemesiyle ve başka bazılarının da “na-masumları” işlemesiyle. Ve asla masum olmayan sansür günahının çeşitli şekillerde işlenmesi ve beraat ettirilmesiyle. Sansürü mahkum etmeyip beraat ettirmekle, sansürü değil, onu teşhir edip kınayanı mahkum etmekle, hakikatin ve o bilginin değil, yalanın, küfrün hakimiyetine ve Hrant Dink’i öldürmekle sonuçlanan toplumsal bilinç garabetine hizmet edilmiş oluyor. Halbuki tam tersinin yapılması şart; aksi halde bazı temel değerleri, hakikati, o bilgiyi nasıl teamül haline getireceğiz? Ve o bilgiyi teamül haline getiremediğimiz için mahvolduğumuz (mesela Kurtlar Vadisi gibi bir garabetin müşteri ve yapımcı bulabildiği) açık değil mi?

301’ci, sansürcü katl teamülünü yerleştirmek yerine, “beni aşağıladın”, “beni eleştirdin” deyip gadreden bir teamülü yerleştirmek yerine, Radikal (ve tabii diğerleri), kendisini veya ahbaplarını eleştirdim diye –üstelik haklı olarak eleştirmişken ve üstelik hayatî bir meseleyi gündeme getirmişken– beni 301’lememeli ve böylece hakikat teamülünü yerleştirmeye hizmet etmeli, takdir kazanmalı ve örnek olmalıydı.

Bunun yapılması ve yukarıdaki yazının hakettiği şekilde yayınlanıp tartışılması, tek başına Hrant Dink’i ve Türkiye’yi kurtarmaya yetmezdi, ama bu yönde bir teamül oluşturmaya yarayabilirdi. Bu yapılmadı, ama yukarıdaki yazının reddedilmesinden bir ay kadar sonra gazetelerde şu sansür haberi yer aldı: Tolkien’in Noel Baba’dan Mektuplar adlı çocuk kitabında geçen 1453 Gulyabani saldırısı, İstanbul’un fethine gönderme yapıyor diye, on altı yaşında bir çocuk çevirmen (Leyla Roksan Çağlar) eliyle ve de önsözünde belirtilerek sansürlenmiş.

Bu haber, 28 Ocak 2006 tarihli Radikal gazetesinde işlendi (haberi yapan Efnan Atmaca). İyi, güzel, tebrikler… ama bu haberi işleyen Radikal, hem bundan çok daha vahim sansürleri, hem de sansür hastalığının kendisini çok daha etkili biçimde teşhir eden yukarıdaki yazıyı neden yayınlamadı? Dostoyevski ve Tolstoy’un sansürlenip çarpıtılmasına, Tolstoy’un Müslüman yapılmasına ve Türkiye’yi mahveden dinci/milliyetçi sansür/katl bilincini deşifre edip kınayan bir çalışmaya, neden yer vermedi?

Bu yazıları reddeden dergi ve gazetelerin kimileri (ve diğer bazıları), çeviri meselesi etrafında başka haber, yazı ve dosyalar da yayınladı, ama en temel meseleye, 301’ci, sansürcü katl garabetine veya Tolstoy’un Müslüman yapılmasına bulaşmadı. “Tanrı” yerine, “Cenabı Hak” ve “Allah” gibi sözler, Pinokyo ve Victor Hugo’nun Müslümanlığını “ima” ediyor diye, kimi çeviriler manşetlere çıktı; mesela, 25 Ağustos 2006 tarihli Radikal’in manşetine şöyle yansıdı: “Victor Hugo’yu da hidayete erdirdiler”. Üstbaşlık da şöyle: “Dinci yayınevleri kitap tahribatında sınır tanımıyor”. Altbaşlıksa şu: “‘Sefiller’ kitabında Victor Hugo’nun Müslüman olduğu ima ediliyor, ‘Heidi’de Peter’in ailesi orijinalde olmadığı halde dua ediyor, Pinokyo ‘Yarabbim’ diyor”.

Ama Tolstoy’un Müslüman olduğu, uyduruk bir kitapla, gazeteler ve dergilerin manşet ve sayfa sayfa haberleriyle, değil ima edilmek, ilan edildi ve bu yalan yüz binlerce kişiye zerkedildi. Bu yalanı apaçık belgeleyen Tolstoy’un Cevabı, yani hakikat ise, değil manşetlere çıkmak, bir tek yazı dışında, arkadaşım Coşkun Büktel’in, 15 Aralık 2005 tarihli Cumhuriyet Kitap’taki “Panzehir Kitap” yazısı dışında hiç duyurulmadı. Ama Coşkun Büktel’in duyuru yazısı da, yani bir kitabın tanıtım yazısı, Cumhuriyet Kitap’ın şu acayip editoryal müdahalesiyle, şu spotuyla verildi: “Son aylarda Ünlü Rus Yazar Lev Tolstoy’un Müslüman olduğu yolunda tuhaf bir iddia tartışıldı ülkemizde. Coşkun Büktel’in aşağıdaki yazısı bu iddiaları bir daha açılmamak üzere kapatan bir yazı.” Yani, kitap değil de, o kitap üzerine yazılan, kitabı öven, duyuran yazı kapatıyor o iddiaları; kitabı (Tolstoy’un Cevabı’nı) boş verin, onun üzerine yazılmış bu kısa yazıyı okuyun, yeter, mesele bitmiştir. Böylesine bir acayiplik, hem mantık ve hem de hakkaniyet dışı bir şey, nerede görülmüştür? Bizzat o yazı, o iddiaları bir daha açılmamak üzere kapatan şeyin, Tolstoy’un Cevabı olduğunu söylüyor; o yazı zaten, Tolstoy’un Cevabı’ndan kimi bilgileri özetleyip haber veriyor. Ayrıca, kısacık bir yazıda o iddialar nasıl kapatılabilir? Kapatılabilse, onca sayfa şey yazacağıma, belge toplayacağıma, çevireceğime, çevirteceğime, didineceğime, palavralar yumağı çözmek gibi can sıkıcı bir işe bulaşacağıma, o iddiaları kısacık bir yazıda ben kapatır ve aslî Tolstoy çalışmalarıma hemen geri dönerdim. O kısacık yazı hiçbir şeyi kapatmıyor, kapatamaz, sadece yapabileceği ve yapması gereken şeyi yapıp, benim sımsıkı kapattığımı duyuruyor. Bir duyuru bir iddiayı nasıl kapatır? Ayrıca, bu duyurunun haklı olduğunu Cumhuriyet Kitap nereden biliyor, okur nereden bilecek vs? Hangi inceleme, hangi kitap, kendisini duyuran, öven bir yazının spotunda, kendisi değil de, kendisi üzerine yazılan bu yazı duyurularak, konusunun bu duyuru yazısıyla kapatıldığı, kendisine gerek kalmadığı belirtilerek tanıtılmıştır? Ve peki kapanan bir şey var mı? İnternete ve kitapçılara bir bakın; Tolstoy’un Müslümanlığı palavrası almış yürümüş, baskı ardına (bugün itibarıyla 4. elli bin) baskı yapmış, ama Tolstoy’un Cevabı’ndan insanların haberi bile yok. Halbuki, haberdar edilmeleri gerekirdi. Tolstoy’u Müslüman yapan yalanın mahkum ve teşhir edilmesi gerekirdi, hakikatin korunması gerekirdi. Ayrıca, Tolstoy’un Cevabı, Coşkun Büktel’in Cumhuriyet Kitap’taki yazısında da belirttiği gibi, sadece bir yalanı ortaya çıkarmıyor, Tolstoy’un bilinmeyen bir yanını, kendi sözleriyle din eleştirisini (Türkiye için elzem olan) eleştirisini de ilk kez naklediyordu. Manşetler nerede? Kitap ekleri, dergiler nerede? Türkiye’yi “Yarabbim” dedirtilen bir Pinokyo’dan koruyanlar, sarık ve cüppe karşıtı Tolstoy’a sarık ve cüppe giydirilirken nerede?

“Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir”i yayınlayan Edebiyat ve Eleştiri bile bin sayfalık 2006 Edebiyat Yıllığı’nda Tolstoy’un Müslümanlığını ilan eden kitaba ve yalanlarına yer verdi, ama hakikate, Tolstoy’un Cevabı’na yer vermedi; bir gazetede bu konuda görüşlerine başvurulan ve bir şey bilmediklerini söyleyen insanların (Ahmet Oktay, Enis Batur, İlber Ortaylı ve Zekeriya Beyaz’ın) sözlerini aktarmakla yetindi 2. Derginin ve yıllığın editörü Ahmet Yıldız, yayınladığı yazımın sonundaki ekleri kaldırırsam, yazıyı yıllığa koyacağını söylemişti ve bunu kabul etmediğim için yazıyı yıllığa koymadığı gibi, Tolstoy’un Cevabı’nı da koymadı –daha önce (kendiliğinden) koyacağını söylemiş olduğu halde. Akıl almaz görünüyor, değil mi?

Öte yandan da, yukarıdaki yazıların ortaya koyduğu üzere, sansür ve çarpıtmalarla yazarlar katledilir, okurlar aldatılırken, çeşitli yerlerde sürekli intihal konusuna sıçrandı; yani, çok önemli olmakla birlikte, sansürün yanında ikincil değil, üçüncül öneme sahip bulunan (sırf çevirmen haklarını ilgilendiren) çeviri kapkaçıyla uğraşıldı. Karamazov’un söz konusu bölümünü sansürlememiş iki çevirmenden biri (Koray Karasulu) dahi, 14 Kasım 2006 tarihli Birgün Kitap’taki “Komşu bizi dava ederse” başlıklı yazısında, sansürü (yani “yazarın söylediğini aktarıyorum” diyerek, okurun parasını alıp, sonra da yazara başka bir şey söyletmeyi veya yasak koymayı) “şatafatlı” bir konu sayabildi ve komşu bizi dava edecekse, asıl sansürden dava edeceği halde ve sansür marifetiyle yazar katledildiği, okur da aldatıldığı halde, “metinlerdeki sansür gibi şatafatlı bir konuya girmeden”, intihal konusuna sıçrayabildi.

Sonunda sadece, “Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir” başlıklı yazımın Karamazov sansürlerine ilişkin bölümü, 23 Aralık 2006 tarihli Vatan gazetesinin Bizim Kahve ekine haber yapıldı; ve haberde görüşü alınan eleştirmen Zeki Coşkun şunları söyledi:

Türkiye’de iki tür sansür uygulanıyor. Ticari ve ideolojik sansür. Kitapları daha ucuza getirmek için bazı bölümler çıkartılıyor. İdeolojik sansürde ise yayıncı ya da editör başımıza bir iş gelir kaygısıyla tasarruflarda bulunabiliyor. İfade değiştiriyor ya da “yasaklı” kelimeleri kullanmıyorlar. Çoğu klasiğin orasını burasını mıncıklayıp takla attırıyorlar. Kitapta Türkler denmesi çok önemli değil. Eserin bize sunmuş olduğu dünya beni ilgilendiriyor.

Zeki Coşkun sansürün istisna değil kural haline geldiğinden söz ediyor, peki neden bunları teşhir etmemiş, etmiyor? Ayrıca, sansürü kınamayışına ve son iki cümlesinin belirsizliğine bakınca, “Türkler denmesi çok önemli değil” sözü, sansürlenmesi çok önemli değilmiş gibi anlaşılıyor ki, böyleyse durum hepten vahim. Herhangi birinin neyi önemli bulduğu değil, Dostoyevski’nin ne yazdığıdır önemli olan. Zeki Coşkun’un veya başka birinin önemli bulmadığı şeyler sansürlenebilir mi yani?

Aynı haberde görüşü alınan (ve yukarıdaki yazımın eksiz halini üçte bire indirmemi isteyerek onu reddetmiş olan) eleştirmen Ömer Türkeş de benzer şeyler söylüyor:

Bunlar her zaman yapılan şeyler. Daha önce de sansürle bazı şeyleri kurtarmaya çalıştılar. Yüz yıl önceki meseleyi sansürleseniz ne olacak? Dostoyevski’nin Türk dostu olmadığını bilen biliyor. Benim için çok önemli bir mesele değil.

Yine sansürün yaygınlığı ve (anlaşıldığına göre) bir eleştirmen tarafından kanıksandığı ortaya çıkıyor. Demek, Dostoyevski’nin eleştirmenlerimizce önemli bulunmayan yerleri sansürlenebilir; yani, iki kere iki üç eder; yalan, sansür önemli bir mesele değildir… Bunları mı savunuyor, görüşü alınan bu eleştirmenler, yoksa kendilerini iyi ifade mi edemediler veya ifadeleri mi düzgün aktarılmadı? Çevirmen ve yayıncının sorumluluğu, neyin önemli olup olmadığına karar vererek, sansürlemek değil, Dostoyevski’yi aynen nakletmektir. Ve bunu tartışmak, iki kere ikinin dört ettiğini tartışmaktan daha saçma ve çok daha uğursuzdur.

Görüşü alınan İletişim Y. G. Müdürü Nihat Tuna’ya göreyse:

Bu tamamen çevirmenden kaynaklanan bir yanlışlık. Bir arkadaşımız e-posta atıp bu konuda uyarınca [yani benim Birikim’e gönderdiğim yazı, kendisine iletilince ve N. Tuna bana gönderdiği e-postayla teyit alınca] biz de kitabı çeviren arkadaşımızı [Ergin Altay’ı] aradık. Kitabı İngilizce’den değil, Rusça’dan çevirmişti [yani Rusçasından sansürlemişti]. Rusça baskısını kontrol etti. O zaman (50’li 55’li yıllar) politik durum müsait olmadığı için böyle çevirdiğini söyledi. [Ergin Altay ise, 50 veya 55’lerde değil, 70’lerde çevirdiğini söylüyor.] Gerekli değişikliği [yeni baskının hiçbir yerinde belirtmeden] yaptık. Şu anda kitap aslına uygun [değil hâlâ]. İkinci [heralde “yeni” demek istiyor] baskıdaki eksikliklere gelince, [sansürcü olduğumuz için] her satırda Türk demek zorunda değiliz. [Hani “aslına uygun”du? Madem, böyle zorunluluklarınız yok, bunu kapakta duyurun okura.] Paragrafı okuduğunuzda anlatılmak istenen gayet net bir şekilde anlaşılıyor.

Tabii, önemli olan, Dostoyevski’nin ne dediği değil, İletişim’in ne anladığı; öyleyse kapağa da “Karamazov Kardeşler meali”, hatta “tefsiri” yazsınlar. “Dostoyevski’nin söylediklerini aktarıyorum” diye okurdan para alıp, sonra da Dostoyevski’ye başka bir şey dedirterek, onu 301’leyerek susturmakta, okuru da aldatmakta, yani sansürde, hiçbir sakınca yok. Bu yüzden, gizli gizli yaptıkları düzeltmeleri bile düzgün değil; yeni baskılarında, “kadınları, çocukları öldürüyorlar” ifadesi (ki doğrusu “kadın ve çocuklara tecavüz ediyor” olacak) ve “Güzel bir sahne değil mi?” ifadesi (ki doğrusu “Türklerin tatlı şeyleri çok sevdiklerini söylerler” olacak), bu iki ifade hâlâ sansürlü [s. 268, 10. baskı]. Ve bu, Türkiye’nin en saygın yayınevlerinden biri değil mi? Bir başka enteresanlık da şu ki, bu garabete seçtikleri editör, Orhan Pamuk, Dostoyevski’yi sansürleyen ve (kendisi gibi, görev başında uyuyarak veya bilerek) buna seyirci kalan aynı bilinç garabeti yüzünden Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı.

Vatan’ın haberinde görüşü alınanlardan, Karamazov Kardeşler (İletişim) çevirmeni Ergin Altay ise şöyle diyor:

Kitabın orijinalinde Türkler deniyor. Ama ben onu 70’lerde çevirirken Türkler demek içimden gelmedi. Zaten askerdim. Orduda Rusça öğretmenliği yapıyordum. Sıkıyönetim olduğu dönemlerdi. Ya o bölümü anlatacak ya da ismimi değiştirecektim. Yayınevine sormadan Türkler kelimesini kullanmadım. Yazara ihanet ettiğimi [onu sansürlediğim halde] düşünmüyorum. Çünkü Dostoyevski orada Türkler’i değil, insanları kötülemek istiyor. Ha Türkler demişim, ha Çerkezler. Ha tecavüz demişim, ha akıl almaz işkenceler…

O zaman, ha “Karamazov Kardeşler” demişim, ha “İletişim Kardeşler”, ha “Dostoyevski” demişim, ha “Bilmemne-yevski”, ha çevirmişim, ha meal yazmışım, hatta ha çevirmişim, ha çevirmemişim… “Dostoyevski’nin orada Türkleri değil, insanları kötülemek” isteyip istemediği, tabii, konu dışı; çevirmenin görevi niyet okuyup, meal yazmak değil; ve neyi kötülemek istediğine ve kötülediğine de sadece Dostoyevski’yle okurlar karar verir.

Ergin Altay’ın çeviriyi hangi koşullarda yaptığını bilmiyorum, koşulları belki zordu, ama en azından çevirmeyebilirdi veya sonradan düzeltebilirdi veya hiç değilse, sansürü ortaya çıktığında hatasını kabul edebilirdi, ama bunu da yapmadığı gibi, hâlâ sansürü savunuyor. Ergin Altay’ın vatansever vb. hissiyatları, keşke, Türkiye’yi Karamazov’un sansürlendiği bir yer ve bu kültürü, “Türkleri” de sansürcü yapmamak yolunda, böyle bir ahlakı, teamülü yerleştirmek yolunda güçlü olabilseydi, ama vatansever vb. hissiyatlar asla böyle, hakikat yolunda güçlü ve hayırlı olamıyor ve böylelikle de daima hayırsız oluyor. Dostoyevski’nin sözünü ettiği hunharlıklar her toplumda, her kültürde ve bunların tarihinde başka halklara ve kendi halkına karşı işlenmiştir. Yapılacak şey, eğer o hunharlıklar gerçekse, bunu telaffuz etmeyi Dostoyevski’ye veya başka birine bırakmadan, bizzat yapmak ve hunharlıkları mahkum edip dışlayarak temizlenmektir, yoksa Dostoyevski’yi sansürleyerek, günahı örtbas ederek ve sansürle yeni ve güncel bir günah işleyerek onlara sahip çıkmak değil. Yok eğer, o hunharlıklar gerçek dışı veya abartılıysa, o zaman da bu, bir dipnot veya önsözde belirtilir.

Tüm bunlar, “Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir” şeklindeki sözümü, sandığımın ötesinde haklı çıkarıyor. Ama ayrıca, Tolstoy’un vatanseverlik karşıtı yazılarına 3 önsöz yazarken baktığım Türkçe Anna Karenina’lar, 13 adet çevirinin hepsi sansürlü olduğu için de, güvenilmemesi gereken bir dildir Türkçe. Anna Karenina’nın son bölümünde de, Türklerin Slavlara zulmü meselesi gündeme gelir ve karakterlerden biri (Koznişev), Rusça orijinalde, faillerin Müslümanlığına atfen, “kafir Hacerîler” der. Hacer, Müslüman soyunun kaynağı sayılan İsmail’in annesi olduğu, yani Müslümanları kastettiği için, “kafir Hacerîler” ifadesi baktığım çevirilerin hepsinde sansürlenmiş. Ergin Altay 4 ve Mustafa Bahar 5 “dinsiz Bedeviler” diyerek, sadece sansürlemiyorlar, dahası ithamı Bedeviler üzerine yıkıyorlar, üstelik daha önce Türklerden söz edildiğini belirtmiş oldukları halde. Diğer çevirmenlerse ya sadece “dinsizler” diyor ya da hiçbir şey demiyor: Bahadır Dülger (Remzi, 1949, cilt 2, s. 412); Hasan Ali Ediz (Cem, 1980, cilt 4, s. 589); Murat Aytaç Erginöz (Sosyal, 2001, s. 1086); Nesrin Altınova (Engin, 1991, cilt 2, s. 504); Rasin Tınaz (Hayat, 1970?, s. 626); Nuriye Yiğitler (Alfa, 2002, s. 738); Saniye Güven (Bordo Siyah, 2005, cilt 3, s. 452); Celal Öner (Oda, 2002, s. 837); Selahattin Karaduman (Karınca, 2004, cilt 2, s. 374); Bülent Bora (Morpa, 2002, s. 836); A. Bekir Sıtkı (Ak, 1960, s. 600).

Ayrıca, yine Tolstoy’un vatanseverlik karşıtı yazılarını çevirirken rastladığım bir kavramın, (Almanca “Kanonenfutter”den gelen) İngilizcede “cannon-fodder” denen ve Türkçede “top-yemi”yle mükemmelen karşılanabilen kavramın tanımı, dört İngilizce-Türkçe sözlüğün ikisinde sansürlendiği için de, Türkçeye güvenilmez. Bu kavramı, yani “cannon-fodder”ı, elimdeki İngiliz sözlükleri (The Concise Oxford Dict., en kapsamlı ikinci sözlük olan Shorter Oxford Eng. Dict. ve Chambers’s Twentieth Century Dict.) şöyle tanımlıyor: “savaşta harcanacak malzeme derekesinde görülen insanlar” (men regarded merely as material to be consumed in war). Amerikan Webster’s da aynı tanımı veriyor (soldiers, as the material used up in war). Oxford’un, Fahir İz ve H. C. Hony tarafından hazırlanan (An English-Turkish Dict., 1954) sözlüğünde de bunlara yakın bir tanım veriliyor: “harbde malzeme gibi harcanan adam”. Longman-Metro Büyük İngilizce-Türkçe-Türkçe Sözlük (1. baskı, 1993), yanyana gelen iki kelimenin anlamını da vererek, daha açıklayıcı bir tanım yapıyor: “kurbanlık askerler; savaşta düşman toplarının (cannon) önüne ‘yem’ gibi sürülen, hayatlarına aldırış edilmeksizin askerî bir malzeme imiş gibi kullanılan askerler”. Ama Hamit Atalay tarafından hazırlanıp, Prof. Dr. Hamza Zülfikar tarafından incelenen ve Türk Dil Kurumu tarafından basılan iki ciltlik İngilizce-Türkçe Sözlük ise, bu kavrama şu sansürlü, ters tanımı uyduruyor: “fedai : savaşta top ateşine maruz ve ölümle karşı karşıya gelen askerler”. Ve yıllarca en kapsamlı İngilizce-Türkçe sözlük olarak kabul edilen Redhouse da şu sansürlü ve abuk tanımı yamıyor: “(ölmek ihtimali ile) savaşa giden askerler”. Bu iki çarpıtılmış, sahte tanımlama, gerçekte askerlik ve militarizmi açıkça yeren bir kavramı, ya abuklaştırmış veya (TDK örneğinde) onları yücelten bir kavram haline getirmiş. Ve bu aldatmacanın, pespayeliğin faillerinden biri de, Türk Dil Kurumu. Türk dilini, Türkçeyi koruması gereken (ve herkes gibi hakikati, dürüstlüğü koruması da gereken) Türk Dil Kurumu, üstelik aldatma yöntemiyle, militarizmi koruyor.

Ne hazin ve iğrenç bir fars ve ne kadar aşikar: bu coğrafyada, kültürde, bilinç ikliminde hakikat, dürüstlük vs. hakim olamıyor, kurumsallaşamıyor; yalan, sahtekarlık, sansür, katl –değişik kesimlerin acıtmadan kelle kesen şeriatlarıyla kiliseleri– hakim oluyor; ve üstelik bu rezaletler ve ihanetler, hep “koruma” adına yapılıyor, sanki hakikat ve o bilgi korunmadığında, kelle kesen şeriatlarla kiliselerinden başka bir şey korunabilirmiş gibi. Vatan, millet vb. soyutlamalar, putlar “korunarak”, ama gerçekte sadece şeriatlarla kiliseler için kelle kesilerek; bu zehirli vaziyet, sanki zehir münferitken zehirlemiyormuş gibi, üstelik çoğu zaman münferitten de öte, epey yaygın değilmiş gibi, “bu münferit; genele teşmil etmeyin” diye savunularak; zehir ve zehirlenme değil de, bunların teşhisi yıpratırmış gibi, “kurumlarımızı yıpratmayın” diye daha da fazla yıpranıp zehirlenerek; ve tüm bunları teşhis ve teşhir edip temizlenmenin de, kanunla, sansürle, kışkırtmayla, cinayetle önüne geçilerek; vatan da, millet de, kültür de telef ediliyor.

Vatan gazetesinin Karamazov sansürlerine ilişkin haberinde görüşü alınan Murat Belge’yse, telefatın sadece kanuni kısmına dikkat çekmiş:

Kitapların sansürlenmesi doğru değil. Dostoyevski’nin Türk dostu olması gerekmez. Söyledikleri doğru da olabilir, yanlış da… Olan olmamış gibi gösterilemez. Tam olarak bilmiyorum ama kanunlar yüzünden böyle bir şey yaşanmış olabilir. Bazen kanunlara aykırı olduğu için de sansür yapmak zorunda kalınıyor. Ben de bir kitabın ismini değiştirmek zorunda kalmıştım uzun yıllar önce.

Kanunların suçu sabit ve bunu belirtmek de mantıklı ve haklı, ama Murat Belge’nin, suçu sadece kanunlara atması haklı ve mantıklı değil. Hem “bazen”ki durumlarda, hem de bu somut durumda, kanun sansürü dayatıyorsa, o zaman tüketiciye (okura) defolu, sahte mal satmayı yasaklayan diğer kanuna da uyulur ve malın sansürlü olduğu belirtilir, hatta hangi kanunun bunu dayattığı, nerenin sansürlendiği, uygar toplumlarda böyle bir saçmalığın bulunmadığı ve sansürü kınamak doğrultularında birkaç lakırdı edilerek, hem sansür silahı sansürcüye geri çevrilir, hem de sansür garabeti teşhir edilir. Kaldı ki, bu somut durumda iki çeviri sansürsüz yapılabilmiştir. Bu somut durumdaki sansürler kanunlardan önce, yukarıda da görüldüğü üzere, sansürcü bir bilinç garabetinden kaynaklanıyor.

Vatan gazetesinin bu haberinden sonra çeşitli internet sitelerinde başka bir gelişme haber yapıldı; yapanlardan biri de Karamazov sansürlerini içeren yazımın bir redcisi, Evrensel. Haberin başlığı Murat Belge’nin yorumuna uyuyor, ama gerçeğe tam olarak uymuyor: “Baskıcı yasaların sonucu: Karamazov Kardeşler yıllarca sansürlendi!”

Çeşitli çevirmen ve tercüman dernekleri temsilcileri, yaptıkları çeviriler nedeniyle yargılanmalarına tepki göstererek, buna zemin hazırlayan Basın Yasası’nın 2. maddesinin değiştirilmesini istediler.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Lokali’nde düzenlenen basın toplantısında, Birleşik Konferans Tercümanları Derneği, Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği (ÇEVBİR), Çeviri Derneği, Edebiyat ve İlim Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (EDİSAM), Türkiye PEN, Yayıncılar Meslek Birliği (YAY-BİR), Türkiye Yayıncılar Birliği ve Türkiye Yayıncılar Sendikası tarafından imzalanan ortak basın bildirisi okundu.

ÇEVBİR Başkanı Tuncay Birkan tarafından okunan ortak bildiride, bir çevirmenin sırf işini yaptığı, kitap ya da konuşma çevirdiği için hapse atılmasını doğru bulmanın mümkün olmadığı belirtildi. Bildiride, ifade özgürlüğünün sınırlarının daha da genişletilmesi öngörülürken, 3 çevirmen ve 2 editörün, sadece kitap çevirip yayına hazırladıkları için hapis cezası istemiyle yargılandığı, çünkü Basın Yasası’nın, yazarı yurt dışındaysa kitabın içeriğinden “eser sahibi” sıfatıyla çevirmeni sorumlu tuttuğu ve cezai sorumluluk yüklediği kaydedildi.

Çevirmenin, içeriği ve görüşlerine tamamen karşı olsa bile kendi düşüncelerini bırakıp o iletiyi aslına sadık olarak çevirmekle görevli olduğu vurgulanan bildiride, “Dolayısıyla, bildiride imzası bulunan meslek kuruluşları olarak biz, Basın Yasası’nın 2. maddesinin en kısa sürede değiştirilmesinin ve bu yolla da yargılanan tüm meslektaşlarımıza yönelik işlemlerin derhal durdurulmasını talep ediyoruz” denildi.

Karamazov Kardeşler

Birkan, derneği adına yaptığı konuşmada da “Baba ve Piç” kitabı hakkında açılan davaya başlangıcında çevirmeninin de dahil edildiğini, Aram Yayınları’ndan çıkan iki kitabın çevirmenlerine 1-7 yıl arasında hapis cezası istenen davalar açıldığını, daha sonra bu davaların düştüğünü söyledi. Yasanın tamamen çevirmenlere ve yayınevlerine otosansür uygulamak amacını taşıdığını savunan Birkan, “Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’inin çeşitli yayınevlerinden yapılan çevirilerinde Türkler ile ilgili bölümlerin yıllarca sansür edildiği anlaşıldı. Bunun nedeni korkuydu. Bu yasaların amacı tam da bu korkuyu sağlamaktır” dedi. Birkan, önümüzdeki günlerde yasanın değiştirilmesi için Ankara’ya giderek ilgili hükümet temsilcileriyle görüşeceklerini de anlattı.

Birleşik Konferans Tercümanları Derneği Başkanı Yiğit Bener de çevirmenlerin yargılanmasının ve mesleklerini yapamamasının bir ülkenin insanlarının kendi dilleri dışında üretilmiş eserlere ulaşmasını engellemek anlamına geldiğini belirterek, “Bu, ayrıca bütün dünya yazarlarının ifade özgürlüklerinin engellenmesi demektir” dedi.

Evet, bu girişimler çok güzel, ama benim gösterdiğim sansürler, sadece kanun mazeretiyle açıklanamıyor. Çevirmenler ve yayıncılara da nüfuz etmiş sansür garabetiyle yüzleşilmesi gerekir, bunların teşhir edilip, kınanması gerekir, herkesin kendi 301’ciliğiyle veya ahpabınınkiyle yüzleşmesi gerekir. Ayrıca Evrensel, madem bu mühim gelişmeyi, haberinin başlığında (ve kısmen içeriğinde de) Karamazov sansürlerinin teşhirine bağlıyor, öyleyse aynı haberi bir yıl kadar önce kendisine gönderdiğimde neden yayınlamadı? Edebiyat ve Eleştiri’de yayınlandıktan sonra neden haber yapmadı? Radikal ve diğerleri neden yapmadı? Benim sansür ve çarpıtmaları belgeleyen çalışmalarım neden sansürlendi, örtbas edildi, mahkum edildi?

Tüm bu manzara, sansürün, özellikle benim ortaya koyduğum somut sansür ve çarpıtmaların, kanunlarla birlikte bilinçlere de hakim olan bir garabete dayandığını gösteriyor.

Çeviribilim Faciası

Radikal’in, yukarıda değindiğim Tolkien (1453) sansürüne ilişkin haberi de aynı garabeti teyit ediyor. Zira, teslim etmeliyim ki, o haber sayesinde ayrıca, epey vahim, akıl almaz bir şeye daha tanık olduk; bir üniversitenin (Boğaziçi Üniversitesi’nin) bir Çeviribilim Bölüm Başkanı (Suat Karantay) ağzından, 1453 sansürüne ilişkin şu lakırdıları duyduk:

Yeni kuramlara göre çevirmenin müdahalesi bazen mübah, bazen yanlış karşılanıyor. Örneğin Hindistan’da ezilen toplumların sesini duyurmak gerekçesiyle birtakım kelime oyunlarıyla çevirmen metine müdahale ediyor. Dolayısıyla müdahalenin ideolojik boyutu günümüzde çok önem kazandı. Bu örneğe baktığınızda da çevirmenin söylediği makul bir gerekçe olarak görülebilir. Çünkü çevirmen de bir yaratıcı olarak kabul ediliyor.

Ne güzel! Zaten yalan, sansür, sahtekarlık iyi ve mübah, dürüstlük ise kötü ve yanlıştır; iki kere iki de dört değil, üç eder. Bir çeviribilimci, bölüm başkanı, basbayağı sansürü, çarpıtmayı, sahtekarlığı mübah sayıp savunabiliyor. Yukarıdaki sözler gerçekten Suat Karantay’a aitse ve haberde düzgün aktarılmışsa, o bölümün adını “sansürbilim” diye değiştirse iyi eder Boğaziçi Üniversitesi. Çevirmen müdahalesini mübah gören, böyle saçma sapan bir şarlatanlık ve sahtekarlık kuramı mı var? Varsa bile, dışarıdan böyle bir garabeti ithal etmek zorunda mıyız? Dışarıdan sadece garabetleri mi ithal etmek zorundayız? Hindistan’dan aktardığı örnek de hiçbir şey anlatmıyor, açıklamıyor ve zaten eğer şarlatanlıkla sahtekarlığı mübah sayıyorsa, aktarmaya değmez. Sahtekarlık sahtekarlıktır, dürüstlük de dürüstlük. Bu hakikati, yerli yabancı, büyük küçük, hiçbir kuramcı, hiçbir süslü veya süslenmiş isim, hiçbir mistifikasyon ve safsata değiştiremez.

“Çevirmen de bir yaratıcı olarak kabul ediliyor”muş. Demek okurlar, çevirmenin yaratıcılığını, yani tahrifatını okuyacaklar, ama Tolkien veya Tolstoy veya Dostoyevski’nin sözlerini ve yaratıcılığını gördüklerini, tecrübe ettiklerini sanacaklar, yani çevirmen, yazarların yaratıcılığını ve söylediklerini aktaracağı vaadiyle okurların parasını alıp, sonra o yazarlara başka şeyler söyletecek ya da yazarların söylediklerini aktarmayacak; ve bu şarlatanlık ve sahtekarlık, çevirmenin yaratıcılığı şeklinde, “Çevirmen de bir yaratıcı olarak kabul ediliyor” şeklinde bir meşruiyet, hatta paye kazanacak? Hem de bir çeviribilim bölüm başkanı ağzından? Böyle bir şarlatanlık ve sahtekarlığı savunan çevirmenler, yaratıcı biçimde çevirdikleri, yani maskaraya çevirdikleri veya sansürleyip çarpıttıkları kitapların ön kapağına, “çeviri” değil, hatta “meal” de değil, “tefsir” ibaresi koysunlar. Gerçi bu önerimle iyi mi ediyorum, kötü mü, bundan da pek emin değilim, çünkü işin bir başka fena yanı şu ki, bırakalım dillenmesini, aklın ucundan bile geçmemesi gereken bu yaratıcı çevirmen (yani çarpıtmen) saçmalığı, bir bakarsınız, garabetleri kanıksamaya yatkın geniş halk kesimlerince kanıksanıvermiş ve artık Dostoyevski okumak değil de, yaratıcı çevirmen, yani çarpıtmen okumak meşru hale gelmiş. Mümkündür. Ayrıca, herkesin sanatçılık, yaratıcılık vb. payelere böylesine düşkün, ama fiiliyatta yeteneksiz olduğu bir toplum, bu kanıksamayı daha da kolaylaştırır.

Çevirmenin yaratıcılığı, metne hiçbir şekilde müdahale etmeyerek, hiçbir kelimeyi çarpıtmayarak, sansürlemeyerek, ‘ben de yaratıcıyım’ zıpırlığına, hırsına ve kompleksine düşmeyerek, kendini göstermeye çalışmayıp, metinle okur arasında saydam bir aracı olmaya çalışarak, metni tam bir sadakatle aktarabilme dürüstlüğü ve yeteneğidir, sahtekarlık ve şarlatanlık değil. Bu nasıl bir kültür? Tolstoy’lar, Dostoyevski’ler ve hatta Tolkien’ler bile varedemediği gibi, varolanları da çarpıtarak ithal etmeye kalkıyor. Böyle bir yaratıcılık hırsı ve hevesi olanlar, hakiki yazarların eserlerini bu şekilde çalıp, çarpıtarak sahiplenmeyi, onlar üzerinden nemalanmayı, para ve paye kazanmayı ve okuru da aldatmayı bıraksınlar ve kendileri oturup yazsınlar. Bu garabet, memlekette kendilerine, okura, yazara ve yaptıkları işe saygı duyamayan yeteneksiz ve övüngen insanların sürekli sanatçı ve yaratıcı olma hırsından kaynaklanıp, sanat ve sanatçıyı katletmeleriyle sonuçlanan, (sansür dışındaki) bir başka akıl almaz münasebetsizliğin eseri. Bu münasebetsizlik, Coşkun Büktel’in yazıları ve kitaplarında teşhir ettiği üzere, kendini en belirgin biçimde tiyatroda göstermişti –seyirciye yazarın/sanatçının (mesela İbsen’in) ne dediğini değil de, (uyduruk bir “sahne metni” isimlendirmesi altında, eseri maskaraya çeviren) yönetmenin yazara ne dedirttiğini (ne saçmalattığını) gösteren, ayrıca tiyatroyu koreografik bir soytarılığa indirgeyen ve sonuçta en önemli sanat dallarından birini, tiyatro oyununu ve seyircisini Türkiye’de yok eden, sanatı ve sanatçıyı tiyatrodan kovan “yönetmen tiyatrosu” şarlatanlığıyla göstermişti. Aynı şarlatanlık şimdi, üstelik daha da beterini, ilave bir sahtekarlığı, sansür ve çarpıtmayı da meşrulaştıracak şekilde, bir çeviribilim bölüm başkanı tarafından makul bulundu ve benim “Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir” şeklindeki sözüm de sandığımın ötesinde doğrulandı, “Çevirmen de bir yaratıcı olarak kabul ediliyor” denip, çarpıtma ve sansür savunularak.

Enteresan olan şu ki, aynı doğrulama ve savunma işi daha önce bir başka çeviribilimci tarafından da yapılmıştı. Bu bilim, yani çeviribilim, Einstein gibi değil de, Dr. Frankeinstein gibi bilim adamları imal ediyor olmalı. Zira, “Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir” başlıklı yazıma sadece bir kişi, (kendisinin de Rusçadan çeviri yaptığını, hatta çeviribilimci olduğunu öğrendiğim) Sabri Gürses bulaştı, ama sosyolojik bir araştırmayı, daha doğrusu karantinayı gerektirecek biçimde bulaştı: nedense bana fena halde kızıp 301’ci, katil sansürü alenen savundu ve aynı tavrı daha sonra da sürdürdü. Benim açıkça kanıtlayıp gösterdiğim ve inkarı mümkün olmayan sansürleri reddedemeyip, mecburen kabullendiği halde, ipe sapa gelmez lakırdılarla, garezle ve yalanla hakikati ve beni boğmaya çabalayarak, benim Rusça bilmeyişimi veya bana yamamak için çırpındığı kendi savlarını, sansürün olmadığının kanıtı diye yutturmaya çalışarak, benim sansür iddiaları ve söylentileri yaydığımı uydurarak ve “sansür” kelimesinin kendisini de sansürleyerek, sansürü “çevirmen kararı” adıyla meşrulaştırmaya, yüceltmeye ve savunmaya kalktı –tıpkı korumakla yükümlü olduğu kişiyi öldüren bir güvenlik görevlisinin bu cinayetini görüp, “cinayet değil, güvenlik kararı” diye savunmaya kalkan bir başka güvenlik görevlisi gibi.

Sabri Gürses yazılarının ilkini, önce bianet’te ve peşinden kendi sitesinde yayınladı; sonra da (benim yukarıdaki yazımı reddeden) Varlık’ın Haziran 2006 tarihli sayısında, (sansür değil) çeviri konusu etrafında, 35 sayfalık bir laf kalabalığı dosyası hazırlayabildi; daha sonra (yukarıdaki yazılarımda Karamazov sansürlerine ilişkin bölümün Vatan gazetesince haber yapılması üzerine) tekrar bu meseleye dönüp, kendi sitesinde 301’ci, sansürcü katl garabetinin bayraktarlığını (aynı şekilde) sürdürdü.

Sabri Gürses vakıası, yani çeviribilimci bir çevirmenin alenen sansürü savunması, yani kediye tekme atmayı savunması, iki kere ikiyi üç ettirmesi, tüm bunları yaparken tevessül ettiği hile ve maskaralıklar ve bu pespayeliği ‘alternatif haber portalı’ diye bildiğim bianet’te yayınlayabilmesi, son derece vahim ve hazin bir sosyolojik vaziyeti işaret ediyor, sansürcü katl zihniyeti ve ahlakının nerelere nüfuz edip toplumu ele geçirdiğini, okurları, toplumu nasıl zehirlediğini, üniversitelerce katil sansürü savunan çeviribilimciler yetiştirildiğini ve Türkçenin güvenilmemesi gereken bir dil olduğunu, çevirilere katiyen güvenilmemesi gerektiğini çarpıcı biçimde belgeliyor.

Sabri Gürses, bianet’te (ve kendi sitesinde başka başlıkla) yayınladığı, 31 Aralık 2005 tarihli ve “Soğuk Savaş” başlıklı yazısında “Rusça çevirmenlerinin, hatta Rusya üzerine yazanların sayıca az olmasının başlıca nedeni, Türkiye’nin yakın komşularına karşı önyargılı olmasıdır. Türkiye’de bu önyargılar ve bunların yol açtığı dar görüşlülük hakim olabildiği için Rusça’dan çeviri yapmak da bazen tehlikeli bir iş, bazen fedakarlık olmuştur.” dedikten sonra, o “dar görüşlülük” dediği şeyle hiç alakası bulunmadığı halde, şöyle devam ediyor:

Bu sonu gelmez dar görüşlülüğün bir örneği geçen günlerde yaşandı. Acar Burak Bengi adında biri, çıktı, Rusça’dan çeviri yapanların Dostoyevski ve Tolstoy gibi Rus yazarlarına sansür uyguladığını öne sürdü.

O dar görüşlülükle bunun ne alakası var? Zerre kadar alakası yok, ama çeviribilimci çevirmenimiz beni karalamak istiyor ya, artık her yol mübah. “Öne sürdü” demesi de, tabii, mükemmelen maskaralık; ben öne falan sürmedim, Dostoyevski ve Tolstoy’un sansürlenip çarpıtıldığını, nerelerde, nasıl, kimler tarafından sansürlenip çarpıtıldığını, kralın çırılçıplak ortalıkta gezindiğini, apaçık biçimde, somut ve noktasal olarak gösterip kanıtladım. Çeviribilimci, Rusça çevirmeni Sabri Gürses de, eline kalem alıp, “öne sürdü” diyerek bir karşı yazıya koyuluyorsa, güya “öne sürdü”ğüm şeyin yanlış olduğunu göstermek, kanıtlamak zorundaydı; bunu yapamadığı halde (ki tabii yapması mümkün değildi), “öne sürdü” demek, o sansürlerden aşağı kalmayan bir düzenbazlıktır.

Bengi, İngilizce çevirilerle karşılaştırınca bu kadarını saptayabildiğini, ama daha çok sansür de olabileceğini söylüyordu. Herhalde buradaki ima çevirmenlerin bunu gizlice yaptıklarıydı.

Çeviribilimcimiz, bu cümleyi Türkçeye çevirebilse iyi olurdu, çünkü ne demek istediği belli değil. Sansür ve çarpıtmaları somut olarak göstermişim, neyin imasından, gizliliğinden söz ediyor?

Nasıl yani? Bu kişi Rusça bilmediğini söylüyor. Bu kişi mevcut Dostoyevski ve Tolstoy çevirilerinin hangi dillerden yapılmış olduğunu belirtmiyor (İngilizce, Fransızca, hatta Almanca’dan çevrilmiş Rus edebiyat metinleri vardır). Dahası bu kişi, çeviriyi bir çeviriyle karşılaştırarak Türkçe çevirinin aslına sadık olmadığı kararına varıyor. İlginç.

Sahiden… Madem öyle, Rusça çevirmeni Sabri Gürses, boşuna nefes tüketeceğine, saçmalıklarla havayı bulandırmaya çalışacağına, o sansürlerin, çarpıtmaların olmadığını, mesela oralarda “Türkler” denmediğini neden gösteremiyor? Yok, bunu yapamıyor Rusça çevirmeni çeviribilimcimiz. “Bu kişi Rusça bilmediğini söylüyor”muş. “Bu kişi” “çıktı”, çeviribilimci Sabri Gürses gibi Rusça çevirmenlerinin yapmadığı, yapamadığı işi, Rusça bilmeden yapıp, bu rezaletleri ortaya çıkardı. Ve Sabri Gürses tevazu ve mahçubiyetle “bu kişi”ye minnet duyacağı yerde, tam tersine, sansürü savunuyor ve mesele sanki sansürler değil de, “bu kişi”nin Rusça bilip bilmediğiymiş veya sansürlü çevirilerin hangi dillerden yapıldığıymış gibi, konuyu saptırmaya çabalıyor. Sansürlü çevirilerin hangi dillerden yapıldığını belirtmiyormuşum. Hangi dillerden yapılırsa yapılsın, bana ne? Bunun sansürle ne alakası var? Nereden çevrilmiştir, intihal midir, değil midir, tüm bunlar ayrı konu; ben şu kadar çeviri bulunduğunu ve bunun şu kadarının sansürlü olduğunu gösteriyorum, nereden çevrilirse çevrilsin.

Tabii, “çeviriyi bir çeviriyle karşılaştırarak Türkçe çevirinin aslına sadık olmadığı kararına varıyor” demesi de yine çırılçıplak bir yalan. Ben sansürlü çevirileri 1 çeviriyle karşılaştırmadım, 4 tane İngilizce (ki bunlara geçenlerde elime geçen bir başkası 6 daha eklendi) ve 2 tane de Türkçe çeviriyle karşılaştırdım. Ama zaten benim neyi neyle karşılaştırdığımın ne önemi var? Rusça çevirmeni olarak, Sabri Gürses göstersin, kanıtladığım şeylerin yanlışlığını, sansür ve çarpıtmalar bulunmadığını. Yani evet, sahiden “ilginç”, hem de ne kadar!

Ama ilginçlik bitmiyor Sabri Gürses vakıasında. Ben her kesimi, tüm bir medyayı eleştirmişken, bile bile, yazımın ve kitabımın (ve şahsımın) aforoz edilmesini göze almışken, kitabımla ilgili bir yazının yayınından vazgeçileceğini bilerek 301’ci sansür garabetini teşhir etmişken, bu yazımı yayınlatacak yer bulamamışken ve öte yandaysa, Sabri Gürses gibiler her köşeyi tutmuşken, tutmak için sansür garabetini örtbas eder, teşhirini sessizlik suikastıyla boğarken ve hatta sansür gibi bir katl garabetinin hakim olduğu yerde, alenen bu garabeti savunurken ve teşhir edene saldırırken, sonra da 35 sayfalık laf kalabalığını bilim diye yutturabilirken, en ufak bir mahçubiyet duymaksızın, kendi saiklerini bana yamamaya çalışıyor çeviribilimci Sabri Gürses:

Bugünlerde bu tür haller pek yaygın, skandal yaratmak moda ve beş dakikalık ünlerin en keyifli yolu. Bengi de bu yoldan ilerliyor ve iddialarını dudak uçuklatıcı bir yere vardırıyor: “Eğer bazı çevirileri eksik ya da çarpıtılmışsa, sansürlenmişse, Türkçe güvenilmez bir dildir.”

Yani Tolstoy ile Dostoyevski’nin sansürlenmesi, çarpıtılması skandal değil de, Bengi’nin bu rezaletleri teşhir etmesi skandal; Bengi, “aman sonra ünlü olurum” diyerek, sansürleri, çarpıtmaları teşhir etmemeliydi; tabii bu arada, ünlü olmak bir yana, aforoz edilmeyi hiç umursamayarak bunu yapmıştı ki, Bengi’nin en büyük, asıl namussuzluğu da bu heralde. Ayrıca, Sabri Gürses’in, bağlamından kopararak, yavanlaştırdığı ve tırnak içinde verdiği ifade de (“Eğer bazı çevirileri eksik ya da çarpıtılmışsa, sansürlenmişse, Türkçe güvenilmez bir dildir.”) bana ait değil; ama evet, “Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir” başlıklı yazımda gösterdiğim üzere, bir dilde Karamazov Kardeşler’in 10 adet çevirisinden 8’i (ki biraz aşağıda oran 9/11’a çıkacak), İtiraflar’ın 7 adet çevirisinin tamamı ve Tolstoy’un Günlükler’inin tek çevirisi sansürlüyse, bu arada Tolstoy türlü sansürler ve çarpıtmalarla Müslüman yapılıyorsa ve tüm bunları teşhir eden “kişi” ve çalışmaları örtbas ediliyorsa, bütün bu rezalete kimse ses çıkarmıyorsa, hatta en acayibi, bir bölüm başkanı çeviribilimci sansürü mübah görüyorsa, Rusça çevirmeni bir başka çeviribilimci (Sabri Gürses) de tüm bu rezaletleri alenen savunuyor ve rezaleti teşhir edeni her tür şarlatanlık ve yalana tevessül ederek susturmaya çabalıyorsa, dahası, sansür dedektörü olmadığım halde, neredeyse baktığım her yerde sansür görüyorsam, Anna Karenina’nın 13 çevirisinin tamamı ve Türk Dil Kurumu’nca hazırlanan en kapsamlı İngilizce-Türkçe sözlük sansürlüyse ve dahası, Türkçe, mahkemelerde süründürerek, kışkırıp kışkırtarak, tehdit, gadr ve katlederek susturuluyorsa, kışkırtmanın, tehdidin, gadrin ve katlin dili haline getiriliyorsa, tüm dünyayı düşman ve Türkleri melek, tarihini de melekler tarihi diye yutturmanın dili, tek taraflı ve nefret saçan bir dil yapılıyorsa, kısaca, çırılçıplak bir kral meydanda böylesine gezebiliyorsa, evet, Türkçe kesinlikle güvenilmemesi gereken bir dildir. Tabii, on yaşında bir çocuğun bile bileceği üzere, “güvenilmez” demek, herşeyin sansürlü veya çarpık olduğu anlamına gelmez ve “güvenilmez” diyebilmek için de böyle saçma bir koşul gerekmez. O saçma koşulun hakim olduğu gün, zaten bu yazılar da tamamen saçma hale gelir ve yazılmaz, çünkü Türkçe çoktan ve tamamen ölmüş, sadece ve sadece yalanın, nefretin, kışkırtmanın, sansürün, katlin dili olmuş, bir zombi dil olmuş demektir ki, istidat ve hakimiyet bu istikamette görünüyor.

Evet, hem yukarıdaki yazılarda, hem burada görünen ve çeviribilimci Sabri Gürses’in de şerefle yer alıp savunduğu manzara, Türkçeye güvenilmemesi gerektiğini gösteriyor ve çeviribilimcimizin sıvamaya çalıştığı gibi, benim “iddiaları”mı, “dudak uçuklatıcı bir yere vardırıyor” olduğumu değil, dudak uçuklatıcı o yere çoktan varılmış olduğunu belgeliyor. Sabri Gürses, sözlerimi bağlamından koparıp, bazan çarpıtarak, bazan da yavanlaştırmaya çalışarak, bu manzarayı sıvama çabasını şöyle sürdürüyor (kaldığımız yerden devam ediyoruz):

Ayrıca özellikle çevrilmeyen, değiştirilen kısımlar Türklere ilişkin kısımlarsa, demek ki Türkler suçluluk duyuyorlar.

Gayet mümkün tabii, ama benim (Hrant Dink cinayetinden bir yıl önce) söylediğim şey tam olarak şu:

Sansürcü çeviriler diskalifiye edilmelidir, çünkü Dostoyevski gibi bir yazarın Karamazov Kardeşler gibi bir romanında Türklerin zulmünden bahsetmesi (ki aslında roman kahramanı rivayet etmektedir bunları), yarası olmayana gocunmamayı, olanaysa tedaviyi öğütleyebilecekken; kendini başkasının gözleriyle görmeyi öğretebilecekken; kendini aidiyetleriyle tanımlamaya, hatta bu aidiyetleri sadece şan şeref dolu bir tarihle yüceltmeye meyilli okurların ufkunu açabilecek ve onlara kişilik kazanmak yerine aslında sürüye katıldıklarını hatırlatabilecekken, sansür bütün bunları engellemiştir.

Din ve milliyet gibi aidiyetlerin hür iradeyle, bilinçli olarak seçilmediğini, içine doğmak nedeniyle bu aidiyetlere maruz kalındığını, dolayısıyla onları en doğru, tek doğru, hatasız, kusursuz, yüce, kutsal görmenin ilkel dürtülerden kaynaklandığını ve dayanışmaya dayalı bireyler topluluğu yerine, güdülmeye hazır sürüler yarattığını, Dostoyevski’nin sansürlenen bölümü akıllara getirebilir ve böyle bir bilinç ikliminin yeşermesine katkı yapabilirdi.

Sabri Gürses şöyle devam ediyor:

Bengi yazdıkça coşuyor belli ki, eksik [yani sansürlü] çevirenleri Susurluk sorumlularıyla, depremde yıkılan eksik malzemeli ev yapanlarla kıyaslıyor. Gerçekten ilginç.

Bakalım, Shaw’a “Katl sansürün ekstrem biçimidir” dedirten mesele üzerine (ve Hrant Dink cinayetinden bir yıl önce) nasıl coşmuşum ben:

Sansür de, bilinç yozlaşmasının diğer tezahürleri gibi, genel bilinç yozlaşmasıyla etkileşim içinde olan ve dolayısıyla temizlenmesi gereken bir lekedir. Susurluk, depremde bizi tarumar edecek olan çarpık yapılaşma, töre cinayetleri, çocuklara vahşet uygulanması vb. gibilerle sansür aynı yoz bilincin tezahürleridir. Dostoyevski’nin rivayet ettiği zulmü sansürleyen bilinç, “milli çıkarları” veya “milli şuuru” veya “milli değerleri” veya “milli kimliği” korumaz, bunları zedeler ve o rivayetleri haklı çıkarmaya hizmet edebilir ancak. Sansürcü bilinç zalim bilince yabancı değildir, akrabadır. Eğer “milli çıkarlar” veya “milli şuur” veya “milli değerler” veya “milli kimlik” Dostoyevski’yi ve “mukaddes değerler” de Tolstoy’u sansürlemeyi gerektiriyorsa, o değerlerde, o kimlikte, o şuurda, o çıkarlarda ciddi bir yozlaşma var demektir. O milli ve mukaddes “şeyler”in gereği diye tahrifatı meşru görenler ve görev başında uyuyakalıp buna izin verenler ile o milli ve mukaddes “şeyler”in gereği diye zulmü gerekli görenler ve buna izin verenler, aynı bilinç yozlaşmasına hizmet etmektedirler –kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, solcu veya sağcı; dinci veya ateist; faşist veya komünist; milliyetçi/ulusalcı (“Nasyonal Sosyalist”?) veya liberal; Atatürk’e tapınıp taptırmaya çalışan veya Muhammed’e tapınıp taptırmaya çalışan; aydın veya cahil vs.

Milli ve mukaddes “şeyler”in kölesi oluyorsak, vay halimize, çünkü milli ve mukaddes “şeyler” irrasyonel ve zalim olanı ülküleştirip, mesela, çocuklarını depremden veya zulümden kurtarmayı ise gereksiz görebiliyor. Aynı tehlike, sağduyu ve vicdanın rehin verildiği, bireyi sürünün parçası yapan her türlü ideoloji, inanç vs. için de aynı şekilde geçerlidir tabii. Somutlaştırırsak, kendini İslamcı, Müslüman, solcu, Marksist, komünist, sağcı, milliyetçi, ulusalcı (“Nasyonal Sosyalist”?) Türk, Fenerbahçeli, Atatürkçü, hatta Tolstoycu vs. şeklinde tanımlamak, hem sansürcü, yalancı, gaddar, çıkarcı vs. olmamanın garantisi değildir ama olmayı meşrulaştırmaya pekala yarayabilir, hem de mesafeli ve samimi bir inancı veya fikrî çalışmayı değil, inanç veya fikrî çalışma görüntüsü altında esaret tehlikesini işaret eder. Kısaca, bilinç yozlaşması, en ideal görünen ideolojinin veya devrimin veya dış müdahalenin bile yozlaşmasına yol açar. Dolayısıyla, yapılacak şey bilinç yozlaşmasıyla mücadele etmektir, kralın çıplak olduğunu göstermektir. Aksi halde bir bilinç reformu gerçekleşmez ve bilinç reformu gerçekleşmeyince de, Susurluk’lardan, depremden, töre cinayetlerinden, çocuklara işkenceden vs. kurtulamayız. Bu, dört ucu suya batmış yekpare bir kilim; üzerindeki o sorunlarla somut olarak, gerçekten mücadele etmek zahmet ve kahramanlık gerektirebilir, ama kilimin sansür ucuyla mücadele etmek kahramanlık gerektirmiyor ve (nispeten) kolay. Sansür gibi uçları sudan çıkarabildiğimiz ölçüde, kilimin tamamını çıkarmayı da kolaylaştırmış, kilimi kurtarmaya hizmet etmiş oluruz. Aksi halde boğuluyoruz. Ve aksi halde, bir şey okuyacaksanız, Türkçe okumayın. En garantilisi bu. Ben söylemiyorum. Yukarıdaki çeviriler söylüyor.

Başlangıçta Kelam yerine Sansür mü vardı yoksa?

Keşke herkes böyle coşsaydı, ama çeviribilimci Rusça çevirmeni Sabri Gürses şöyle coşabiliyor:

Bu tuhaflıkları tek tek konu etmenin bir anlamı yok, sadece örnek olsun diye dile getirdim.

O “tuhaflıkları tek tek konu etmenin bir anlamı” tabii yok, çünkü çeviribilimci yazarımızın o hakikatlere karşı diyebileceği tek bir söz bile yok ve bu yüzden, hiçbirşeyi bağlamında ve somut biçimde ele almaksızın, “coşmuş” filan gibi ifade yetersizlikleriyle, sahteleştirerek hülasa etmeye, geçiştirmeye, çarpıtmaya, arkadan vurmaya çalışıyor; öyle ya, benim yazımı okumayanlar veya aklını çelebileceği zavallılar bulunabilir.

Skandal meraklıları [yani sansürcüler] oldukça skandallar [ortaya] çıkarılacaktır, üzücü olan bu meraklıların [sansürcülerin] gitgide kalabalıklaşması [ortaya çıkaranlarınsa aforoz edilmesi]. Ama üzülmeyi bir yana bırakıp iddialara temel oluşturan olguları ele almak gerekli, biz onu yapalım.

Hadi yapalım. Keşke şimdiye kadar bi başlayabilseydik; neyse, görelim bakalım, sansürler ve çarpıtmalar var mı, yok mu? Veya Sabri Gürses ‘Evet, sansür vardır, olmalıdır’ mı diyor? Şöyle diyor Sabri Gürses:

Birincisi, Rusçadan Türkçeye yapılmış çevirilerde de başka dilden çevirilerde olduğu gibi atlanmış, eksik bırakılmış bölümler olabilir. [Normalde olmaz öyle saçmalık ya, bakalım ne diyecek?] Bu konuda hoş bir örnek verilebilirim: Hasan Ali Ediz, Puşkin’den çevirdiği Dubrovski’de (1937), romanda yer alan uzunca bir mahkeme kararını sadece Ruslar tarafından anlaşılabilecek olduğu, onları ilgilendirecek ayrıntılarla dolu olduğu için kısaltarak çevirir ve bu yaptığını bir dipnotla okura açıklar. O dönemin okurları bu konuda ne düşünmüştür, bilemiyoruz.

Bu “birincisi” olmadı; çünkü o örnek “hoş” değil, boş. H. A. Ediz örneğinin, beceriksizlik veya tembellik vb. gibi katiyen kabul edilemeyecek zaaflardan mı kaynaklandığını, yoksa istisnai, inandırıcı bir teknik imkansızlıktan mı kaynaklandığını bilmiyorum (ki böyle bir durum kendisinin de yaptığı gibi dipnotta açıklanır, ancak neyin kimi ilgilendireceğine karar veriyorsa, Ediz’inki zaaftan kaynaklanıyordur), ama bu “hoş örnek”in konumuz sansürle hiç alakası bulunmadığını, aslında “hoş” değil, boş, hem de bomboş olduğunu kabak gibi görüyorum. Benim örneklerim, “sadece Ruslar tarafından anlaşılabilecek olduğu” için çevrilemeyen şeyler filan değil, sadece, Türkler tarafından anlaşılmasın diye çevrilmeyen, yani basbayağı, düpedüz, apaçık sansürlenen şeyler. Kendi örneğimiz varken, alakasız örneklere niye kaçıyor Sabri Gürses? Ben ‘Şu katiller, şu bıçaklarla, şu maktülleri, şu yerlerde, şu zamanlarda bıçakladı’ diyorum, katillerin avukatı Sabri Gürses ise başka bir vakıadan bahsederek ‘Falanca da, bir başka yer ve zamanda, tökezleyip filancaya çarptı; dolayısıyla sözünü ettiğin vakıada suç yok’ diyor. Hani “üzülmeyi bir yana bırakıp iddialara temel oluşturan olguları ele almak gerekli” idi ve biz de bunu yapacaktık? Bunu yapmayıp, lafı dolandırarak, sansürü masum bir kisve altında meşrulaştırma yoluna gitti Sabri Gürses. Peki, ikincisine bakalım:

İkincisi, çeviri ne yazık ki (ya da neyse ki) vahiy değildir. [Yani sansürlü olabilir, öyle mi?] Sözgelimi Anna Karenina’nın ünlü ilk cümlesinin çeşitli dillerden yapılmış, hepsi birbirinden farklı birçok çevirisi vardır.

Elimdeki İngilizce Karenina çevirilerinde o cümle birbirinin kopyası değilse de, aynıdır, ama zaten farklı çevirilerin, konuyla, sansürle, çarpıtmayla ne ilgisi var? Zaten ben de, sansürlü, çarpıtılmış yerlerin birçok farklı çevirisi olduğunu söyledim, ama Türkçe dışında, hiçbirinde sansür yok; mesele de bu zaten. Çeviri farklılıklarından bahsetmiyoruz, sansür ve çarpıtmalardan bahsediyoruz; bırakalım Karenina’nın ilk cümlesini de, sansürlenen, çarpıtılan yerlere gelelim, mümkünse? Mümkün değil:

Her çeviri metne ayrı bir anlam verebilir, çeviri bir özgün metin gibi okunamaz [hâlâ laf dolandırmaca]; öyle olsaydı yerli edebiyatlara gerek kalmazdı, Edebiwood kitapları hazırlardı ve biz sadece çeviri okurduk [bunlar ne demekse?]. Bu yüzden, [hangi yüzden?] Dostoyevski’nin Rus Oryantalizmi çerçevesinde “Türk” dediği şeyi biz “Osmanlı” olarak çevirebilir, gerekiyorsa özel bir “çevirmen kararı” vererek düzeltebiliriz.

Hah işte, nihayet. Yani sahtekarlıkla, kasaplıkla metni sansürleyip çarpıtabilirsiniz, kendi yorumunuzu dipnotta gösterip Dostoyevski’yle okur arasından çekilmek yerine, “Dostoyevski’nin söylediğini aktarıyorum” deyip, ona başka bir şey söyletir, böylece Dostoyevski’yi Samast’lamak yanında, okuru da kandırabilir, gerekiyorsa bir Samast kararı vererek düzeltebilirsiniz. Aferin size!… Siz kimsiniz? Çevirmen mi, kasap mı? Çeviribilimci mi, sansür-, çarpıtma-, budama-, katl- ve sahtekarlık-bilimci mi? “Düzeltebilir”lermiş. Size mi kaldı düzeltmek? Düzeltmenizi kim istedi? Düzeltmenize kim izin verdi? “Özel bir ‘çevirmen kararı’”ymış. Böyle özel kararlar çevirmenler tarafından verildiğinde, o kararlara “SANSÜR”, faillerine de “SANSÜRCÜ” deniyor; aynı özel kararlar, kalem yerine silahla verildiğinde, o kararlara “KATL”, faillerine de “KATİL” deniyor; o aynı özel kararlar başka bazılarınca verildiğinde, o kararlara “SAHTEKARLIK” veya “DOLANDIRICILIK” veya “YALANCILIK” vs. deniyor.

İşte nihayet, beceriksizce bu kadar didinerek meşrulaştırmaya çalıştığı, türlü numaralarla kaşını gözünü yararak yutturmaya çalıştığı, çamur içinde çırpınarak savunmaya çalıştığı baklayı ağzından çıkardı Sabri Gürses. Çeviribilimci Rusça çevirmenimiz madem sansürden ve çarpıtmadan yana, öyleyse bunu en başta açıkça söylemekten niye utanıyor? Benim sansür “iddia”larıma neden öfkeleniyor? Tek kabahatim, sansür ve çarpıtmaya “sansür ve çarpıtma” deyişim ve bu kepazelikleri “çevirmen kararı” (!!!) gibi trajikomik, sahte bir adlandırmayla sıvamaya yanaşmayışım, beraat ettirmeyişim mi?!! Evet, bu. Kaldı ki, benim teşhirlerimde “Osmanlı” da denmiyor.

Bu çeviribilimci çevirmenin şu ifadesini, ibret için, karantinaya muhtaç olduğumuzu göstermek için, 301’ci, sansürcü katl bilincinin hakimiyetini teşhis ve teşhir etmek için, tekrarlamakta fayda var:

Dostoyevski’nin Rus Oryantalizmi çerçevesinde “Türk” dediği şeyi biz “Osmanlı” olarak çevirebilir, gerekiyorsa özel bir “çevirmen kararı” vererek düzeltebiliriz.

Tabii, “iyi” ve “kötü” diye bildiğimiz şeylere, “doğru” ve “yanlış” diye bildiğimiz şeylere yer değiştirtebilirsiniz, iki kere ikiyi de üç ettirebilirsiniz, kedilere tekme atmanın, ihtiyarları çiğnemenin de doğru olduğunu kabul edip ettirebilirsiniz…

Bunları söyleyen kişi, Çarlık Rusya’sının veya Sovyet-Rusya’nın sansürcü başısı değil, Hitler’in propaganda bakanı Goebbels de değil, ama aynı zihniyetin, Shaw’un “Katl sansürün ekstrem biçimidir” sözüyle işaret ettiği zihniyetin, katilleri kışkırtarak azmettirmeye, insan öldürmeye, arkadan kurşunlamaya ve Faşizme kadar uzanan zihniyetin Türkiye’deki bir temsilcisi; ve böyle binbir dolapla sansürü alenen savunan, “gerekiyorsa özel bir ‘çevirmen kararı’ vererek düzeltebiliriz” diyen bu temsilci, Türkçe çeviriler ve 35 sayfalık çeviri dosyaları yapıp yayınlayan bir çeviribilimci.

Ama daha bitmedi. Çeviribilimcimiz “Bu durumu bir örnek üzerinden konuşmak en doğrusu” diyerek, Karamazov’un, benim haberdar olmadığım ve bakmadığım, 1940 tarihli ilk çevirisine, Hakkı Süha Gezgin çevirisine de değiniyor. Benim teşhir ettiğim sansürlü çevirilerde “Türkler” hiç denmiyordu ve kimilerinde paragraf veya bazı yerleri tamamen atılmıştı; H. S. Gezgin’in daha eski çevirisiyse, (kadın ve çocuklara tecavüz teması dışında sansürsüz olan Nesrin Altınova’nınkini saymazsak) benim teşhir ettiklerimden daha az sansürlü, ama yine de (üstelik Sabri Gürses’in göstereceği üzere) sansürlü (Gezgin’den alıntılayan Sabri Gürses):

Bir Bulgar, bana Türklerle Çerkeslerin yurttaşlarına yaptıkları zulümleri anlatmıştı.

Umumî bir İslav isyanından korktukları için öldürüyorlar, soyuyorlar, yakıp yıkıyorlarmış. Kadınlara, kızlara sataşıyorlar, çocuklara fenalık ediyorlarmış [aslında kadın ve çocuklara tecavüz ediyorlar]. Mahpusları kulaklarından duvarlara mıhladıktan sonra ertesi gün asarlarmış. Bazen insanların merhametsizliklerini, vahşi hayvanlara benzetirler. Bu teşbih ile hayvanlara iftira ediyorlar. Onlar, hiçbir zaman yabanilikte insanların derecesine yükselmezler. Kaplan, avını parçalar yer. İşte o kadar. Yapmak elinden gelseydi bile asla insanları kulaklarından duvarlara çivilemezlerdi. Çocuklara işkence eden, doğmamış yavruları analarının karnını deşerek dışarı uğratan, havaya atarak süngülerle karşılayan biziz [“biz” değil, Türkler]. Ana kucağında bir çocuğu okşar gülümseriz. Sonra ona tabancamızı uzatırız. Çocuk onu oyuncak sanır, emzik sanır, ağzına alır. Tetiğe basar o güzel başı parçalarız. Türklerin tatlıyı çok sevdikleri söylenir… (185)

H. S. Gezgin’in “Ana kucağından …” diye başladığı yer ve devamı da, çeviri değil, meal. Sabri Gürses, H. S. Gezgin çevirisi altına kendi çevirisini koymuş ve işin pek komik yanı şu ki, “Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir”in başındaki benim çevirimle karşılaştırınca görüleceği üzere, Rusça bilen Sabri Gürses’in aşağıdaki, kendi çevirisi de, (çeviri farklılıkları bir yana) sansürlerin çevirisi bakımından tıpatıp benimkine uyuyor, yani Rusça bilmeyip sansür “iddia”ları ortaya atmakla suçladığı Burak Bengi çevirisine ve tabii Rusça bilen 5 İngiliz ve 2 Türk çevirmenin çevirilerine; tek bir kelimeyle bunlardan ayrılıyor ve hâlâ sansürlü: “kadın ve çocuklara zorbalık” değil, “tecavüz” demesi gerekirdi. Sabri Gürses’in çevirisi şöyle:

İşte, bana bir süre önce Moskova’daki bir Bulgar anlattı, – diye sürdürdü İvan Fedoroviç, kardeşini duymamış gibi, – Türklerle Çerkesler orada, Bulgarya’dayken genel bir slav isyanından kaygı duyarak hep birlikte zulüm yapıyormuş– yani kadın ve çocuklara zorbalık yapıyor, tutukladıklarını kulaklarından duvara çiviliyor ve sabaha dek öylece bırakıyor, sabah da asıyorlarmış – ve benzeri., akla hayale gelmeyecek bir sürü şey. Yani, bazen insanın “hayvani” acımasızlığından bahsederler, ama bu hayvanlar için çok haksız ve güvendirici bir şey: hayvan hiçbir zaman insan kadar acımasız, artistik, yapay bir acımasızlığa sahip olamaz. Kaplan sadece parçalar, yer ve sadece bunu yapabilir. Bunu yapabilecek olsaydı bile, aklına insanları kulaklarından çivilemek gelmezdi. Bu Türklerse tutkuyla çocuklara bile işkence etmiş, annelerinin rahminden bıçakla çıkartmaktan çocukları havaya atıp annelerinin gözü önünde onlara süngü saplamaya dek bir sürü şey yapmış. En tatlı mutluluğu yaşatan annelerin gözü önünde. Ama bak benim asıl şu manzara ilgimi çekti. Düşün bir: kundaktaki bebe titreyen annenin elinde, çevresinde Türkler. Neşeli bir şaka yapacaklar: bebeği okşuyorlar, onu güldürmek için gülüyor, sonunda oluyor çocuk gülüyor. Hemen o zaman Türk suratının bir karış ötesine pistolü dayıyor. Çocuk mutlulukla kahkaha atıyor, küçük ellerini uzatıyor, pistolü yakalamaya çalışıyor, ve birden sanatçı namluyu onun yüzüne doğrultuyor ve başını parçalıyor Sanatsal, değil mi? Bu arada, Türklerin, tatlı şeyleri pek sevdiği söylenir.

Sabri Gürses, benimkine ve diğer sansürsüz çevirelere bizzat kendi çevirisiyle uyarak, hem benim teşhir ettiğim (hiç “Türkler” demeyen, paragrafı tamamen veya kısmen atan) çevirilerin sansürlerini, hem de kendi alıntıladığı H. S. Gezgin çevirisinin sansürlerini kabullenmiş durumda, ama enteresandır, kabullendiğini kabul etmiyor, çünkü tabii bunlar sansür değil, “çevirmen kararı”. Sabri Gürses’in neye “sansür” dediğini, hangi “çevirmen kararları”na “sansür” dediğini görmek enteresan olurdu; ona kalsa, heralde bir “leksikograf kararı” alıp, bizzat “sansür” kelimesinin kendisini de tüm dünya dillerinden, sözlüklerinden siler, sansürlerdi.

Sabri Gürses, kendi çevirisini, H. S. Gezgin’inki altına koyduktan sonra şöyle diyor:

Şimdi, bu iki alıntının yüzeysel değerlendirmesi, Türklerin zalimliğinin Süha Gezgin çevirisinde silinmiş olduğunu düşündürür. [Hayır düşündürmez, “Türkler”i paragraf başından atmamış, kimden sözettiği belli.] Oysa tam tersine, başka bir şey [bazı yerlerin yine de sansürlenmesi] söz konusudur. Dostoyevski, İvan’ın bu konuşmasıyla yeryüzündeki insan zulmünün karabasan gibi ağırlığını mükemmel bir şekilde aktarmaktadır. İvan, çeşitli yerlerden bu tür olayları, haberleri derlediğini söyledikten sonra Türkleri tekrar anar: [alıntılayarak örnek veriyor].

Sabri Gürses, boş yere, pasajın anafikrini silmediği, Dostoyevski’nin “Bütün insanlığın vahşiliğini dile getir”diği, H. S. Gezgin’in çevirirken bunları ve alakasız başka şeyleri farkettiği gerekçeleriyle, sanki konumuz sansür değil de, anafikirmiş veya kimin neyi farkettiğiymiş gibi veya çeviriden değil de, meal, hatta tefsirden söz ediyormuşuz gibi, sansürleri meşrulaştırmaya çalışıyor.

H. S. Gezgin’in kendi sözlerinden, budanmış olduğunu da öğrendiğimiz bu ilk çeviri için, çeviribilimci Rusça çevirmeni Sabri Gürses, “Güzel, özenli bir çeviridir.” diyor ve H. S. Gezgin’in şu budama gerekçesini alıntılıyor: “Burada romanı hiç alâkadar etmiyen altı buçuk sayfalık bir parçayı atladım.” Helal olsun! Dostoyevski’yi böyle baltayla susturmak, yontmak, güzelleştirmek, rehabilite etmek şart zaten; hem var mı öyle Dostoyevski okumak? Kasap nasıl münasip görürse onu okuyacak okurlar. Sabri Gürses, H. S. Gezgin’in bu budama gerekçesini şöyle takdim ediyor: “Çevirmen burada tamamıyla Ortodoks dinine has motiflerle yüklü olan, Dostoyevski’nin kendine has dindarlığının bir ürünü olan uzun konuşmaya yer vermemiştir.”

Ve üstelik Sabri Gürses’in bu şekilde takdim ettiği ve H. S. Gezgin’in “Burada romanı hiç alâkadar etmiyen altı buçuk sayfalık bir parçayı atladım” dediği yer neresidir biliyor musunuz? Şurası: İvan Karamazov’un “Büyük Engizitör” başlıklı hikayesi, yani romanın ve Dostoyevski’nin en ünlü, en önemli, en müthiş bölümü, Dostoyevski’nin yazdıkça coştuğu bölüm; ama çeviribilimcimizin coşkun bölümlere garezi malum. Dahası atılan da altı buçuk sayfa filan değil, yirmi sayfa civarında bir yer. Bu en müthiş yirmi sayfa yerine, H. S. Gezgin sadece “İvan bu söze sayfalar süren bir nutukla cevap verdi” deyip, yukarıdaki dipnotu koymuş. İşte, sansür yanında, böylesi garabetler de barındıran bu rezaleti, “Güzel, özenli bir çeviridir.” diye ödüllendiriyor çeviribilimci Rusça çevirmeni Sabri Gürses. Aferin!

Ve bir komedi daha: konuyla hiç alakası yokken, beni Rusça bilmemekle suçlamaya çabalayan Rusça çevirmeni, “Güzel, özenli bir çeviridir.” dediği bu çevirinin, biraz aşağıda, Rusçadan değil Fransızcadan, hem de “birbirine göre eksik” üç çeviriden yapıldığını anlatıyor. Yani, “Güzel, özenli bir çeviridir.” dediği garabet, üç tane Frank-enştayn’dan elde edilen ve daha da korkunç olan bir Türk-enştayn imiş –Sabri Gürses de böyle bir çeviribilimin Einstein’ı:

Bu nokta önemlidir: 1940 yılında Fransızca’da mevcut üç çeviri birbirinden farklı ve birbirine göre eksiktir. Bu açıdan Dostoyevski’nin Avrupa uygarlığına ve milliyetçiliğine dair eleştirilerinin bu çevirilerde nasıl yer aldığı incelemeye değer.

Avrupa’da milliyetçiliğin gelişimi gibi bir konuyu işlediğimizde değer, ama şu an, konumuz Türkçe çevirilerdeki sansürken hiç değmez.

Peki, Süha Gezgin ne yapmıştır?

Ne yapacak? Görüyoruz işte, basbayağı sansürlemiştir.

Türklerin zulmüne yönelik göndermeyi korumuş, süngüyle ilgili sahneyi de bütün savaşlara ve bütün zalimlere özgü bir sahneye çevirmiştir.

Çeviribilimci Rusça çevirmenimizin “çevirmekten” anladığı şey, “evirip çevirmek”. Onun “çevirmiştir” diye tarif ettiği fiil, tarih boyunca ve insanlığın geri kalanınca “sansür” diye tanımlanagelmiştir, ama biz, “bir Samast kararı vermiştir” de diyebiliriz tabii.

İvan’ın konuşması ve metnin insan zulmüne yönelik eleştirisi bağlamında bu tutarsızlık taşımaz; hatta gülünç bir şekilde, metin Türkçe ve okur Türk olduğuna göre, buradaki “insan,” “biz” Dostoyevski’nin göndermesini en doğru şekilde çevirmek sayılabilir.

Sahiden epey gülünç oldu: yani Dostoyevski’nin “Türkler”i kastettiği daha doğru şekilde anlaşılsın diye, “Türkler” sansürlenmiş. Ve yine “gönderme” dalaveresi. Dostoyevski göndermeleri üzerine yorumlarınız varsa, kimsenin akıl edemediği bu eşsiz yorumlarınızı bir incelemede yazarsınız, merak eden de okur. Ama çeviri yapıyorsanız, bırakın göndermeleri de, Dostoyevski’nin kendisini, sözlerini doğru dürüst çevirin; yok eğer göndermeleri çevirmek gibi bir saçmalık yapacaksanız, o zaman da, kitabın kapağına “Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski Göndermeleri Çevirisi” yazın, Karamazov Kardeşler değil. Evet, çok “gülünç” gerçekten; okurlar Sabri Gürses veya başka birinin neyi tutarlı bulduğunu okumak için para veriyormuş gibi, Dostoyevski de kafasına esen tarafından budanıp tutarlı hale getirilmek için yazmış gibi, konumuz sansür değil de neyin tutarlı olduğuymuş gibi, önce tutarsızlık konusuna sıçradık. Peşinden –daha da “gülünç bir şekilde”– sansür, “en doğru şekilde çevirmek” sayıldı, üstelik de, Dostoyevski’ye “biz” dedirtince, Türklerden başka herkesin kastedileceği gayet açıkken. Sabri Gürses, madem gülünç olmayı bu kadar seviyor, o zaman, daha da doğru çevirmek üzere, yani evirip çevirmek üzere, kalemi eline alsın ve bir “Karamazov” da kendisi yazsın ve biz de Dostoyevski’yi (göndermeleriyle filan) şöyle en doğru şekilde katıla katıla bir anlayabilelim; bu hepten gülünç olur ki, Sabri Gürses için çocuk oyunu:

Süha Gezgin, Dostoyevski’nin metnini [sansürleyerek], bence asıl vurgusuna kavuşturmuş, bir ırk üyesi olarak değil, insan olarak utanç duymamızı sağlamıştır [Gürses’inkini sağlayamamış]. Üstelik bunu yaptığı tarih üzerinde dikkatle düşünmek gerek: 1940. Bütün dünyada ırkçılığın gürlediği bir yıl.

Dikkatle düşündüm; ama sansür hiç kımıldamadı ve çeviribilimcimizin bu garabeti savunması da hâlâ anormalliğini koruyor. Bu arada, “ırk üyeliği” filan da enteresan tabii.

Dahası, Süha Gezgin aynı izahın içinde buradaki çeviri kararını [yani insanlığın geri kalanınca “sansür” diye bilinen şeyi] şöyle açıklamaktadır:

“Birkaç sahifeyi de bilerek ve istiyerek atladım. Kendi kale mimle milletime sövdürmek elimden gelmezdi.”

Aynen Ogün Samast gibi. Ayrıca, o kalem sizin değil, Dostoyevski’nindi ve sizin elinizde de kalem değil, balta vardı. Ve asıl hazin olanı, ‘sövdürtmem’ diyerek, o milllete hainlik etmeniz, sansürü meşrulaştırmanız, hatta yüceltmeniz, Türkiye’yi Karamazov Kardeşler’in ve Dostoyevski’nin sansürlendiği bir yer haline getirmeniz, böyle bir garabeti gidermek yerine, bu garabetin hâlâ kapanmayan, mahkeme kapılarında sürünmeye, tehditler ve saldırganlıkla gadredilmeye ve öldürülmeye uzanan yoluna taş döşeyenlerden biri olmanız. Bu millete asıl kötülüğü yapan, Dostoyevski’nin veya başka birinin sövmesi değil, ki zaten olamaz, H. S. Gezgin gibiler ve aynı zihniyetin Sabri Gürses gibi savunucularıdır; bakın, H. S. Gezgin’in bu lafı ardından ne diyor (Gezgin’i tekrarlayarak veriyorum):

“Birkaç sahifeyi de bilerek ve istiyerek atladım. Kendi kalemimle milletime sövdürmek elimden gelmezdi.”

Bu nokta üzerinde de ciddiyetle durmak gerekir. Çevirmen böyle bir karar veremez mi? Çevirmen bir otomat mıdır?

Tabii, iki kere ikiyi üç ettirme kararı verilemez mi? Kediye tekme atma, yere düşen bir ihtiyarı çiğneme kararı verilemez mi? Yalan, sansür, sahtekarlık, budama, katl kararı verilemez mi? İnsanları öldürme kararı verilemez mi? Tabii, çevirmen otomat değil de, yazar otomattır, çevirmenin otomatı; okur da eşektir. Çevirmen ne kararı verecek? Çevirmeye soyunduğu yazarın yerine geçip ‘Ona ne dedirtsem, ne dedirtmesem, onun ağzından ne söylesem’ diye karar verecek, sansür kararı, sahtekarlık kararı, katl kararı verecek, öyle mi? Böyle kararlar verenler sahtekarlar ve katillerdir, çevirmen değil. Çevirmen, ancak çevirmeme veya dipnot koyma veya önsöz yazıp meseleye değinme kararı verebilir.

Ve evet, çevirmen otomattır tabii; kendisine, yaptığı işe saygısı ve onuru da otomatlığıyla dosdoğru orantılıdır. Bu otomat saçmalığı, çeviribilim bölüm başkanı Suat Karantay’ın “Çevirmen de bir yaratıcı olarak kabul ediliyor” derken söylediği şeyin aynısı. Bu garabete yukarıda değindiğim için tekrar girmeyip, Sabri Gürses’in İngilizceden yaptığı bir çevirinin ilk cümlesine de yansıyan aynı garabeti ve bu garabetin ilham ettiği bir çeviri tahrifatını örneklemekle yetineceğim, yani ‘otomat mıyız?’ garabetiyle çarpıtma garabetinin çakışıp, bir araya geldiği bir örnekle. Ama o örneğe, yani söz konusu kitabın birinci cümlesine gelmeden önce başlığına bir gözatalım. Sabri Gürses, Joseph Campbell’ın The Hero With A Thousand Faces adlı kitabını, başlığını Kahramanın Sonsuz Yolculuğu diye değiştirerek, İngilizceden Türkçeye çevirmiş (Kabalcı, Eylül 2000). Campbell’ın kitabına koyduğu adın tam Türkçe karşılığı Bin Yüzlü Kahraman’dır. Şimdi, bu tam Türkçe karşılık, biraz sakil bulunduğu gerekçesiyle, ‘otomat çeviri’ diye eleştirilirse (ki sakil olduğundan da emin değilim, düşünmek lazım), yani ‘otomat çeviri’ eleştirisi, böylesi bir sakilliği veya daha fazlasını, Türkçeleşememiş bir çeviri sakilliğini temsilen kullanılırsa, haklı görülebilir; ve onun yerine Binbir Yüzlü Kahraman veya Kahramanın Bin Yüzü veya Kahramanın Binbir Yüzü gibi otomat olmayan bir başlık tercih edilebilir. Veya daha fazla düşünüp belki daha iyisi bulunabilir (ki çevirmenin yaratıcılığı da zaten bundan başka bir şey değildir). Ama eğer, Türkçe karşılığı olan bir ifade, dahası yazarın kitabına seçtiği ad, ‘ben de yaratıcıyım’ veya ‘ben yazarın otomatı değilim, o benim otomatım’ denerek değiştirilirse, böyle bir yaratıcılık ve ‘otomat mıyım?’ anlayışı, en nazik ifadesiyle zıpırlık ve münasebetsizlikten başka bir şey değildir ki, bu tip terennümler de aslında hep bu münasebetsizliği ele verir. Gelelim asıl, kitabın ilk cümlesindeki örneğimize; konumuzu ilgilendiren ifadeleri italik yaptım ve şüphe kalmasın diye, bağlamı da, yani tüm cümleyi veriyorum (Sabri Gürses’in çevirisiyle):

İster Kongolu, gözleri kan çanağı bir büyücü-hekimin düş benzeri saçmalıklarını mesafeli bir keyifle dinleyelim, ister mistik Lao-Tzu’nun sonelerinin düz çevirilerini gelişmiş bir coşkuyla okuyalım; Aquinas’ın argümanlarından birinin sert kabuğunu birdenbire kıralım ya da ansızın ürkütücü bir Eskimo peri masalının görkemli anlamını yakalayalım: bulduğumuz şey, her zaman, bilinen ya da anlatılandan daha fazlasının kaldığına dair kışkırtıcı, ısrarlı bir hisle birlikte, şekil değiştiren fakat olağanüstü biçimde aynı olan bir öyküdür.

Burada Sabri Gürses’in, otomat olmadan, yaratıcı biçimde “düz çeviriler” diye çarpıttığı ifadenin İngilizce orijinali “thin translations”tır ve “thin”, biraz İngilizce bilen herkesin malumu olduğu üzere, hiçbir şekilde “düz” anlamına gelmez, Türkçedeki “zayıf” veya “cılız” kelimelerinin dosdoğru karşılığıdır, “yes” nasıl “evet”in dostoğru karşılığıysa. Yani Campbell, “düz çeviriler” dememiştir (ki Sabri Gürses’in abuk çeviri ideolojisi ve jargonuna girmesi de zaten düşünülemezdi), “zayıf” veya “cılız çeviriler” demiştir. Neticede, Sabri Gürses, zıpırlığı ve sahtekarlığı yücelten bir çeviri, yani çarpıtma ve sansür anlayışıyla, bir garabetle, önemli bir yazarı çevirmeye oturmuş, bu anlayışı uygulamaya geçirerek o yazarı çarpıtmış ve üstelik yaptığı bu çarpıtma işini, bu garabeti de, bizzat o yazara savundurtarak kotarmıştır. Bu şarlatanlığı yapmıştır, çünkü o bir otomat değildir, çevirdiği, üzerinden para ve paye kazandığı yazar otomattır, Sabri Gürses’in otomatı; okur da eşektir tabii. Ama bu arada, Sabri Gürses mesela hiç durup da şunu düşünmemiş: ‘İngilizce orijinaldeki “read with cultivated rapture” ifadesini, hiç uğraşmadan, otomatça, yani sakil biçimde, “gelişmiş bir coşkuyla okuyalım” diye çevirince yazarın ne dediği pek anlaşılmıyor … en iyisi “gelişmiş” veya “incelmiş bir zevkle okuyalım” diğim de, sonra tekrar uğraşırım’. Sabri Gürses bunu düşünmemiş, şıppadanak ve otomatça çevirmiş, ama “thin” gibi çok basit bir kelimeyi kendi emeline uygun biçimde, ünlü bir yazara savundurtmak için, azıcık düşünmüş. İşte ‘otomat değilim, yaratıcıyım’ teraneleriyle kastedilen şey budur: birincisi, yazar senin otomatındır, okur da eşeğin; ikincisi, hiç düşünüp uğraşmadan, zorlanmadan şıppadanak yaratacak, yani uyduruvereceksin; üçüncüsü, yazara sen ne istiyorsan onu söyletecek, istemediğini söyletmeyeceksin; ve dördüncüsü, bunun tersini yapıp, uğraşıp didinerek, yazarı en iyi biçimde aktarmaya çalışma anlayışını, bir kelime için bazan iki gün düşünme uğraşını otomatlık sayacaksın. Sabri Gürses, kendi başına zaten ayrı bir garabet olan bu çeviri, yani çarpıtma anlayışını, bu garabeti, bir de sansürleri meşrulaştırmak için kullanmaya yelteniyor.

S. Gezgin’in, “Kendi kalemimle milletime sövdürmek elimden gelmezdi.” diyerek sansürü meşrulaştırma çabasına, ne demişti Sabri Gürses? Şunu:

Bu nokta üzerinde de ciddiyetle durmak gerekir. Çevirmen böyle bir karar veremez mi? Çevirmen bir otomat mıdır?

Evet, zaten hep o nokta üzerinde duruyoruz, hep o nokta üzerindeyiz. Ogün Samast da o nokta üzerinde durmuştu, Hrant Dink de o nokta üzerinde durduruldu; hepimiz hep o nokta üzerine mıhlanıyoruz, mıhlanmış durumdayız, hiçbir yere kımıldayamıyoruz.

Ve evet, gerçekten de, “bu nokta üzerinde ciddiyetle durmak gerekir” ki, zaten bu yüzden, bunca sayfadır, bu kadar dalavereyle dolu, bu kadar ipe sapa gelmez lakırdılar üzerinde duruyorum, sürekli bu lakırdıların savunduğu 301’ci, sansürcü katl garabetiyle arkadan vurulduğumuz için, bu bilinç garabeti sadece sokakta adam öldürenlere değil, çeviribilimcilere ve çevirmenlere de hakim olduğu için ve buradan da tekrar dolaşıma girip, milleti koruyan –yozlaştırarak, kışkırtarak, tehdit ederek, gadrederek, arkadan kurşunlayarak koruyan– Türk-enştaynlar yarattığı için ve bu Türk-enştaynlık hakimiyetini sağlamlaştırıp, hepimizi sürekli helak ettiği için.

Çevirmenin böyle bir karar [yani sansür kararı] veremeyeceğini söyleyen anlayış, bu mesleğe ve bu sanata karşı küçümseyici, basitleştirici, kör bir anlayışı benimsemiş olmayı, benimsemeye yatkın olmayı ifade eder. Mesleğe karşı küçümsemeyi ifade eder, çünkü bir kitabın ardında yatan temel gerçeği, onun bir işletmeyle bir serbest çalışan arasındaki özel bir sözleşmenin ürünü olduğunu, iki taraflı bir mesleki ürün olduğunu göz ardı eder.

Bu paragrafın, “çünkü”ye kadarki kısmıyla, çünküden sonraki kısmı arasında bir gıdım nedensellik bağı yok; ve tam tersine, o mesleği küçümseyen, basitleştiren kör anlayış, sansür kararı veren, verebileceğini söyleyen, “otomat mıyız?” diyen anlayıştır, saygı duyansa, veremeyeceğini söyleyen anlayıştır.

Sabri Gürses, devamında suçu yayıncıya atmak, çevirmenin züğürtlüğüyle sızlanmak gibi beyhude konulara geçiyor ve sonunda şöyle diyor:

Skandallar ve rezaletler [sansürcüler için] kolay şeyler, sevilen şeyler ve bir insanı mesleğinden edebilirler [dolayısıyla sansürlememek, sansürü savunmamak gerekir]. Genel olarak [sansürcü] çevirmenlere, özel olarak [sansürcü] Rusça çevirmenlerine yönelik skandallar ilk değil, son da olmayacak, fakat artık kimsenin kimseyi [sansürcülerle yandaşlarının, kendilerini teşhir edenleri] sevmez hale geldiği bu ülkede, şunu hatırlamak gerek: Bu insanlar güvencesiz durumdalar ve sayıca azlar [onun için sansürlüyorlar]. Bu insanlara [“aferin, sansürleyip iyi yapmışsın” diyerek] özenle, insanca yaklaşmak gerek. Mesleki [sansür] haklarını tanımak ve [sansür] emeklerine, [sansür] sanatlarına saygı duymak gerek. Gülünç bir örnek vereyim: İstanbul’da evlerin büyük kısmı adı sanı bilinmeyen yükleniciler tarafından, sözleşmesiz inşaat ustalarına yaptırılmıştır, depremde yıkılacağından korksalar bile bu evlerde oturanlar evlerin kusurları için bu ustaları bulup onlara bir şey söyleyemezler. Buna karşın, çevirmenler sözleşmeyle çalışmaktadır ve her eserlerine isim koymaktadır, bu bile özenli olmaya yeter [ama olmuyorlar].

Dediğim gibi, çok değil on beş yıl öncesine dek Rusça konuşmak bir yana, Rusya’yla ilgili bir şey okumak tedirginlik yaratıyordu. Sonra Soğuk Savaş sona erdi ve her şey değişti.. Yani öyle sandık. Anlaşılan bu savaş [hangi savaş?] yeniden başlamış ve Rusça’dan [sansürlü] çeviri yapanlar sorgulanmaya alınmış [yani teşhir edilmiş]. Ama bu öylesine tuhaf, öylesine anlaşılmaz bir şey ki! Yani kimse farkında mı bilmem ama, büyük diyalog düşünürü Mihayl Bahtin bile kapı komşumuz Moskova’nın dilinden değil, Londra’nın dilinden çevriliyor Türkçe’ye. Moskova’nın dili [sansürcüler ve savunucuları sayesinde] yasak herhalde hâlâ.

Sonuç olarak: “Güzel Türkçemiz” çevirmenleri [yani sansürcüleri], hele Rusça çevirmenlerini [yani sansürcülerini] üzerek, ezerek, otomatlaştırarak [yani teşhir ederek] güvenilir olacaksa [ve sansür, yalan, katl gibi kepazelikler yerine, hakikat hakim olacaksa], vay halimize!

Evet, o zaman, gerçekten de, vay halinize! Çünkü o zaman, ancak tarihte ve orada da ancak bir musibet olarak yer alabileceksiniz.

Sabri Gürses’in, sansürleri teşhir etmemden kaynaklanan ente resan infiali ve dalavereye tevessülü sadece bu yazıyla da dinmedi. Vatan gazetesi, 23 Aralık 2006’da, Karamazov sansürlerine ilişkin, yukarıda tartıştığım haberi yapınca, Sabri Gürses de 25 Aralık 2006’da kendi sitesine (ceviribilim.com’a) “Çeviri Terörü ve Yapayalnız Çevirmen” başlıklı bir yazı daha yazıp, aynı şizoid tutumu tekrar sergiledi; sansürü kendi çevirisiyle de teyit ettiği ve alenen savunduğu halde, teyit edip savunduğu sansürü teşhir etmemi, hâlâ ve tekrar, “sansür var söylentileri yay”dığım, Rusça bilmediğim, İngilizce çevirilere tereddütsüz güvendiğim şeklindeki saçma sapan lakırdılarıyla örtbas etmeye çalıştı. Bu deli saçmalarının yanısıra, başka divaneliklere ve yalanlara da tevessül etti, mesela: “sansürün de sadece ve sadece Osmanlı-Bulgar çatışmalarıyla ilgili kısımda olduğunu öne sürmüştü.” Yine çırılçıplak ve şaşkın bir yalan; asla sansürün “sadece” orada veya burada olduğunu öne sürmedim, ayrıca böyle saçma bir şeye neden yelteneyim ki?!! Ben sansürleri teşhir ediyorum, savunup sıvamaya çalışmıyorum. Ben sadece kendi çalışmalarım nedeniyle baktığım ve tespit ettiğim sansürleri belgeledim; sansür savunucusu Sabri Gürses şimdi de beni başka sansürleri gizlemekle mi suçluyor?!! Ne günlere kaldık!!

Anlaşılan bu kişi için Dostoyevski sadece basit bir oryantalist, oryantalist geleneğin klasik bir imgesi olan barbar Türk imgesini budalaca kullanan vasat yazarlardan biriydi.

Yine çırılçıplak yalan; ben böyle bir şey demedim, ima etmedim, sadece Dostoyevski’nin sansürlendiğini gösterdim; dahası, Dostoyevski’yi “barbar Türk imgesini budalaca kullanan vasat yazarlardan biri” diye niteleyenler de ancak onu sansürleyenler ve onun sansürlenmesini savunanlar olabilir, sansürlenmesini kınayanlar değil. Bu arada Dostoyevski oryantalist midir, değil midir, bilmem ama, Bir Yazarın Günlüğü 7, Sabri Gürses’in “barbar Türk imgesini budalaca kullanan vasat yazar”lık diye nitelediği şeyle doludur. Fakat tüm bu saçmalıkların konumuz sansürlerle ne alakası var?

Bu savları içeren temelsiz yazısını neyse ki bazı yerlerde yayınlatamamış ve ne yazık ki bazı yerlerde yayınlatmıştı.

Yine çırılçıplak yalan; o savlar, hemen yukarıda belirttiğim üzere, bana ait değil, Sabri Gürses’e ait ve yazım da Sabri Gürses’in temelsiz ve sahte savlarına değil, kanıt ve belgelere dayanıyor. Bu arada, yazımın, yani hakikatin kenarda köşede yayınlanmasına bile tahammül edemiyor Sabri Gürses, hakikatin hiçbir yerde söylenememesini özlüyor. Sansürcü katl bilincinin nerelere nüfuz ettiğine dikkat çekerken, mübalağa sanatı yapmadığım artık iyice anlaşılmıştır heralde.

İşin tuhaf yanı, kimse bu kişiye “Rusça biliyor musun, bilmeden nasıl çeviri eleştirisi yapıyorsun?” diye sormamıştı.

Yine çırılçıplak yalan; ben Rusça bilmeden çeviri eleştirisi yapmadım, sansürleri belgeledim ve Rusça çevirmeni Sabri Gürses de aksini kanıtlayamayıp, teyit etmek zorunda kaldı. Nasıl bir zihin yapısı bu?! Sürekli ‘Bu kişi Rusça bilmediği için sansürler yok’ demeye getiriyor. Rusça bilen ve kimi Rus olan çevirmenler ve editörlerin yaptığı dört tane (yeni eklenen McDuff’ınkiyle beş tane) İngilizce çeviri ve Rusça bilen Koray Karasulu’yla Ayşe Hacıhasanoğlu çevirileri, yani 5 İngilizce ve 2 Türkçe çeviri “Sansürler var” diyorlar. Bütün bunlar Türk düşmanı ve yalancı, öyle mi?!! E peki, Sabri Gürses Rusça biliyor, hadi olmadığını göstersin. Gösteriyor. Ne gösteriyor? Kendisi de sansürlerin olduğunu gösteriyor, ama takılmış plak gibi yine, habire: ‘Bu kişi Rusça bilmediği için sansürler yok.’ Gülünç olmayı sahiden çok seviyor Sabri Gürses. İnsanlardan bu abuk dalavereye inanacak kadar ahmak olmalarını bekliyor. Değil Rusça bilmek, ben hiç varolmasam bile, sansürler varolmaya, yerli yerinde durmaya devam edecekler, hiç kıpırdamayacaklar, yani mevcudiyetlerini, benim Rusça bilmeme veya benim mevcudiyetime borçlu değiller, sansürcülerin ve Sabri Gürses gibi sansür savunucularının Rusça bilmelerine ve onların mevcudiyetlerine borçlular sadece. Ve Dostoyevski’nin sözünü ettiği hunharlıklar da, eğer gerçekseler (ki dünyanın her yerinde gerçekleşmişlerdir), yine Sabri Gürses bilinciyle kışkıran ve beslenenler tarafından, o bilinci daha da ileri götürenler tarafından, o bilince kardeş olanlar tarafından, iki kere ikiyi üç ettirenler, yalan ve sahtekarlığı meşru görenler tarafından, susturmayı iş edinenler tarafından gerçekleştirilmişlerdir –aynen Shaw’un “Katl sansürün ekstrem biçimidir” derken işaret ettiği gibi.

Bu arada, sansür konusuyla alakasızlığını ve benim çeviri eleştirisi yapmamış, inkar edilemeyecek şekilde sansürleri belgelemiş olduğumu bir yana bırakarak, Rusça bilmeden çeviri eleştirisi yapmak konusuna da bir parantez açayım: Rusça bilmeden çeviri eleştirisi pek tabii ki yapılabilir; mesela, Tolstoy sürekli içimizdeki iyilik bilgisinin akılla kavranamayacağını, akıl ötesi bir şey olduğunu anlatıyorsa ve çevirmen Ergin Altay, tüm bu ifadelerden sonra, Tolstoy’a bunların tersini (“Mantığın açığa kavuşturduğu bir bilgidir bu.”) dedirtirse 8, ama İngilizce çeviriler Tolstoy’un öyle çelişkili bir şey söylemediğini, “bu bilgi akılla açıklanamaz” dediğini belirtiyorsa, ben de pekala, Tolstoy’un saçmalamadığını, Ergin Altay’ın yanlış çevirdiğini söyleyebilir, yani çeviri eleştirisi yapabilirim. Ayrıca, Ergin Altay, aynı sayfada Tolstoy’a “Hiçbir zaman kuşkulanmadım bundan. Edemem de.” dedirten bir Türkçe kullanırsa, yine çeviri eleştirisi yapıp, İngilizce çevirilerin yardımıyla bu sakil ifadeyi “hayatımda bundan asla şüphe etmedim, edemezdim de” şeklinde düzeltebilirim. Yine ayrıca, Tolstoy’un, ruhumuzla Tanrı arasındaki özdeşlik vb. gibi, Sufilik benzeri fikir ve inançlarını ve bunların da Anna Karenina’da (Levin ağzından) dillenmeye başladığını bildiğim için, Levin’e “Nasıl ruh için yaşar?” dedirterek, bu bilgileri teyit eden İngilizce çevirileri, gözü kapalı değil, bu bilgileri teyit ettiği için güvenilir ve doğru sayarım, ama Ergin Altay’ın “Öteki dünya için nasıl yaşıyor?” 9 şeklindeki çevirisiniyse, o bilgilere uymadığı, Tolstoy’un Tanrı anlayışını sıradan bir cami imamınınkine indirgediği için eleştirir ve yanlış, hatta çarpık bulurum. Ve tüm bunları barındıran bir Anna Karenina’yı okuyanların gerçekte Tolstoy okumuş olmadıklarını söylerim. Nitekim söyledim de, ama Sabri Gürses’in cevap yazmaya kalkıştığı yukarıdaki yazıda ve sansür bağlamında değil, bu kitapla birlikte ilk kez yayınlanan ve Tolstoy’un vatanseverlik karşıtı yazılarını içeren Vatanseverliğe Karşı 10 adlı kitabın önsözünde. Önsözde İngilizce Anna Karenina’lardan kimi bölümleri çevirip alıntılarken, Ergin Altay çevirisinde gördüğüm bu yanlışları dipnotlarda belirtip, gayet haklı bir çeviri eleştirisi yaptım. Ayrıca, sansürler ve yanlış çeviriler bir yana, İngilizce Tolstoy çevirilerinde, dünyanın en büyük yazarlarından birine ve onun görüş ve hissiyatına, ruhuna yaraşır bir dil görürsem, ama Türkçe çevirilerde Türkçeleştirme yerine Türkleştirerek veya cümleleri parçalayıp budayarak “Ali topu tut. Ayşe okula git” benzeri yavanlaştırmalar bulursam, o zaman da, Türkçe çevirilerin doğru ve dolayısıyla Tolstoy’un yavan olduğuna değil, tersine, Türkçe çevirilerin yavan, Tolstoy’unsa İngilizce çevirilerdeki gibi doğru ve soylu olduğuna hükmederim ve bu bağlamda da, Rusça bilmeden çeviri eleştirisi yapabilirim. Tüm bunlarda İngilizce çevirilere gözü kapalı güveniyor değilim; İngilizce çeviriler, kendi bilgilerime ve gerçeğe uyuyor ve Rolls Royce veya Jaguar veya Range Rover nasıl yerli arabalardan güvenliyse, aynı şekilde İngilizce çeviriler de Türkçelerden güvenli olduğunu kanıtlamış oluyor. Demek ki neymiş? Rusça bilmeden çevirisi eleştirisi de yapılabilirmiş, hem de gayet haklı biçimde. Çeviri eleştirisi, Rusça bilip bu hataları işleyen ve dahası sansürleyen veya sansürü savunan kişilerce değil, Rusça bilmeyen bir Burak Bengi tarafından yapılabilirmiş demek ki. Demek ki, Rusça bilmeyen bir Burak Bengi’nin çeviri eleştirisinden daha iyisi, ancak, Rusça bilen bir Burak Bengi’ymiş, Rusçayı veya Türkçeyi yarım yamalak bilen ve sansür uygulayıp sansürü savunan bir çeviribilimci veya çevirmen değil. Tüm bunların ortaya koyduğu üzere ve aynı şekilde, Rusçayı İngilizce çevirilerden çeviren bir Burak Bengi’nin daha iyisi de, yine ancak Rusçayı Rusçadan çeviren bir Burak Bengi’ymiş. Ama, Sabri Gürses’in lafı dolandırmak amacıyla girdiği bu meselelerin konumuz sansürle hiç alakası yok ve artık bu geniş parantezi kapatıp, konuya ve Sabri Gürses’in lakırdılarına geri dönüyoruz.

Ayrıca edebiyata magazin gazeteciliği gözüyle bakmasının [yani sansürleri ortaya çıkarmasının] da önüne geçilememişti. Ben, kendi payıma, çeviriye yönelik terör saçan bu ideolojik yaklaşımın gelecekte daha da büyük bir sorun halini alacağını düşündüğüm için “Soğuk Savaş” adıyla bir yazı yazmıştım [deyip, ilk yazısının linklerini veriyor].

Yine konuyla hiç alakası olmayan saçmalıklar… Hangi ideolojik yaklaşım? Hangi terör?… Sansürü kınamak, yalanı, sahtekarlığı, katli kınamak “ideolojik yaklaşım” değil, dürüst ve insani yaklaşımdır, ancak sansürlemek ve sansürü savunmak “ideolojik yaklaşım”dır, hem de en pespayesinden. Ayrıca, bu saçmalıkların sansürle ne alakası var? “Çeviriye yönelik terör saçan”mış… Çeviriye yönelik terörü saçan, sansürcüler ve Sabri Gürses gibi savunucularıdır, bunları belgeleyen ben değil. Bir insan –çeviribilimci, çevirmen filan olmasını bir yana bırakalım– sıradan bir insan, üstelik durup dururken, bu kadar yalana dolana, apaçık ve akıl almaz dalaverelere nasıl tevessül edebiliyor, bu hale nasıl gelebiliyor? Şaşılacak şey. Şöyle devam ediyor Sabri Gürses:

Bu kişinin temelsiz sav ve yaklaşımları [yalan; kendisinin itiraf etmek zorunda kaldığı belgeli sansür teşhirleri ve bunlara dayanan temelli yaklaşımları] bir gazetede yeniden konu olmuş (23 Aralık 2006, Vatan). Yeni bir sav yok, aynı kişi bu kez hazırladığı bir Tolstoy kitabının tanıtımını yaparken eski savları yineliyor. [yalan; haberi yapan ben değilim, gazete ve gazete de eski yazımdan haber yaptığı için, eski kanıtlar dışında, tabii yeni bir sav olmayacak.] Fakat özgün metnin dilini bilmeyen birinin nasıl olup da çeviri eleştirisi yaptığı [yalan; çeviri eleştiri yapmadım, sansürleri belgeledim ve Sabri Gürses de tüm dalaveresine rağmen kabullenmek zorunda kaldı], ortaya attığı suçlamanın basitliği [yani Gürses’ce de kabullenilen gerçekliği] hâlâ dikkat çekmiyor.

Sabri Gürses sansürlü çevirilerden de yine şöyle söz etmeyi sürdürüyor:

Bunların hangisi özgün dilden çeviri, bazıları intihal mi, M.E.B. hâlâ kitap mı yayımlıyor? Rusça çevirmeni olmanın, eseri özgün dilden çevirmenin saygınlığı yok. O zaman eserin saygınlığını, çevirinin aslına sadık olması gerektiğini hangi zeminde savunuyorsunuz? [Tüm bunların sansür meselesiyle ne ilgisi var?] Çevirmenin çeviri [yani sansür] kararı vermeye de hakkı yok, [sansür] karar verdi mi sansür yapmış oluyor [tabiyatiynen]. Çünkü bu yaklaşıma göre, çevirmen bir otomat, hiç olmasa, düğmesine basıldığında fotokopi çekse daha iyi. [Hayır hayır, böylelerine fotokopi olarak da güvenemeyiz, en iyisi hiç olmasın.]

Hayatta olsaydı Rusça çevirmenleri olan Nihal Yalaza Taluy ve Leyla Soykut hanımların ne tür çiğliklerle karşılaşacağını hayal etmek istemiyorum. [Aynı tür, Sabri Gürses’in dalkavuk çiğliğiyle karşılaşacaklardı yine.] Ergin Altay’ın klasikleşmiş [sansürlü] çevirisinin bu tür çeviri magazini konusu olduğunu görmek beni üzüyor. [Üzmesin, öyle pek kimsenin gördüğü yok; maşallah baskı üstüne baskı yaptı.] Türkiye’de Rus edebiyatının Rusçadan tanınmasına yardımcı olmuş [sansürlü] klasik çeviriler ve çevirmenleri saygın ve terbiyeli [yani dalkavuk ve sahtekar] çeviri eleştirilerine layık, bu karalamalara [yani sansürlerinin belgelenmesine] değil. Böyle bakıldığında, [sansür ve çarpıtmaları belgeleme cüreti gösteren] bu cüretkar kişinin en azından Tolstoy çevirileri eleştirileri [yani sansür ve çarpıtmalarını belgelemek] için bir Rusça çevirmeni olan Mazlum Beyhan’ın yardımını alması, kendisi için tam bir yüce gönüllülük örneği [estağfurullah!]. İnsan şaşırıyor [hem nasıl!]. Fakat sadece iki çevirinin “sansürsüz” olduğunu öne sürmesi [yalan; baktıkları içinde sadece ikisinin sansürsüz olduğunu BELGELEMESİ]; bunlardan (Rus klasiklerinin bir kısmını İngilizceden bir kısmını Rusçadan çevirilerle yayınlayan) Öteki Yayınevi’ne ait olan çevirinin Ayşe Hacıhasanoğlu’nun Rusçadan çevirisi olması; Rusçadan “Nazım’la Yedi Yıl” (2006) ve “Dünden Bugüne Kürtler” (2004) gibi çevirileri yayınlanmış olan Hacıhasanoğlu’nun, geçmişte, 1974 yılında “Sovyet Gözüyle Jön Türkler” adlı bir çeviriyi Mazlum Beyhan’la birlikte yapmış olması yanyana gelince insan yorumlamakta güçlük çekiyor.

Acaba insan, bu kadar iğrençliğe tevessül etmekte hiç güçlük çekmiyor mu? Sabri Gürses yorumlamakta güçlük çekiyor, çünkü yorumlanacak hiçbir şey yok; ve yorumlanacak hiçbir şey olmadığı için de arkadan kurşunlama bataklığına yönelip, ima ediyor, ama neyi ima ettiği de belli değil, çünkü ima edilecek hiçbir şey de yok, yine de ‘ben her halukarda çamur atayım, bir şey ima ediyormuşum gibi yapayım, hiç değilse izi kalır belki’ diyerek, ima ediyor.

Nazım’la Yedi Yıl veya Dünden Bugüne Kürtler veya Sovyet Gözüyle Jön Türkler adlı kitaplar nedir, neyi anlatır, bunları bilmem ve zaten bir önemi de yok, ama Mazlum Beyhan’ı tanıyor oluşumun arkasındaki hain komplo şu: Birkaç yıl önce, Tolstoy çevirilerini de kapsayan bir yayın projesi için Rusça çevirmeni ararken, belli başlı mevcut çevirilere şöyle bir baktığımda, Mazlum Beyhan her bakımdan en iyisi olarak görünmüştü. Ve bunun üzerine telefonunu bulup kendisiyle konuşmuş ve tanışmıştım, ama İstanbul dışında yaşadığı için hiç yüzyüze bile gelmedik. O proje gerçekleşmedi, ama daha sonra Tolstoy’un Müslümanlığını ilan eden kitap çıkınca, bu yalanı belgeleyip hakikati ortaya çıkarmak üzere işe koyuldum ve bu kez bu konuyla ilgili Rusça belgeleri çevirmesi için tekrar Mazlum Beyhan’ı arayıp ricada bulundum. Ricamı geri çevirmedi ve yardımlarını asla esirgemedi. Konuşmalarımızdan birinde, İstanbul’da yaşayan Ayşe Hacıhasanoğlu’yla da çalışabileceğimi, benim için kolaylık olacağını söylemişti ve Ayşe Hacıhasanoğlu’nun varlığından da ancak böyle haberdar oldum, ama Karamazov çevirilerine bakmaya karar verince nasıl olsa haberdar olacaktım. Ayşe Hacıhasanoğlu’yla da ne görüşmüşlüğüm, ne tanışmışlığım var? Bu arada, diğer sansürsüz çevirmen Koray Karasulu’yla ilgili hain komplomu da peşinen söyleyeyim: onun varlığından da, okulunun kendisini bana telefonda önermesi üzerine haberdar olmuş ve onunla da aynı proje için, gerçekleşmeyen proje için tanışmıştım. Evet, Sabri Gürses’in yorumlamakta güçlük çektiği komplo bu işte. Tüm bunların sansürlerle ne alakası var? Hiç. Sabri Gürses’in yorumlamakta güçlük çekeceği bir hain komplomu da peşinen itiraf edeyim bari, sonra o bulursa fena olurum; işte itiraf ediyorum: ben bir de, üstüne üstlük, kahverengi gözlüyüm. Artık Sabri Gürses, taşları yerine oturtarak, tüm komployu deşifre eder. Yazısınıysa şöyle bitiriyor:

Ve bütün bunların arasında çevirmenin yalnızlığı ne korkunç. Yayıncı “Bu tamamen çevirmenden kaynaklanan bir yanlışlık” diyor; ünlü ve deneyimli bir yazar “Bu tür durumlarda baş sorumlu çevirmendir. Tabii editörün de satır satır denetlemesi gerekir” diyor. Suç sabitlenmiş, çevirmen karar almaktan [yani sansürlemek ve çarpıtmaktan] aciz bir kişi olarak yargılanıyor; robotun bir parçası bozulmuş.

Dilerim, birileri, kurumlar, kişiler çıkar, Dostoyevski’yi basit bir oryantalist, çevirmeni de kendi [sansür ve çarpıtma] kararlarını alma aşamasına gelmemiş bir robot gibi göstererek edebiyatı da, çeviri sanatını da değersizleştiren bu ideolojik magazini aşıp ötesine geçer ve çevirmenin mesleki [sansür ve çarpıtma] haklarını elinden alan, çevirmeni özgürlükten yoksun ve çeviri terörü karşısında çaresiz kılan bu saldırılar [yani teşhirler] karşısında yalnız kalmaktan kurtarır.

Sabri Gürses, ortaya döktüğü bütün bu kepazelikle de yetinmeyip, yorumlamakta epey güçlük çekilecek bir dilekte de bulunuyor. Yani, hakikate sahip çıkan biri mi var, onu yok etsinler. “Birileri” kim? “Kurumlar” kim? “Kişiler” kim? Ne yapmalarını, nasıl yapmalarını istiyor Sabri Gürses? Sabri Gürses yazdıkça coşuyor, ama bir türlü tatmin olamıyor. Vatan gazetesinin haberi üzerine yazdığı bu yazıdan sonra, 26 Aralık 2006’da (üçüncü) bir kısa yazı daha yazdı: Dostoyevski’yi Kim Sansürlüyor?

Komedi bu sefer şöyle bir üçkağıtla başlıyor:

Tek bir cümlenin iki farklı çevirisi: “Hayvan, hiçbir zaman insan kadar zalim, bu işlerde usta olamaz.” / “Vahşi hayvanlar hiçbir zaman insanlar kadar korkunç, neredeyse sanatsal vahşilikler yapmazlar.” Hangi çeviri sansürlenmiş?

Sansürün bu ifadede olduğunu kim söylemiş? Ben sansürün bu ifadede olduğunu mu söyledim? Hayır. Bu ifade, benim çevirimde de bu şekilde zaten. Komediye devam:

Dostoyevski’nin sansür edildiğini düşünenler Dostoyevski’yi gerçekten okumuş olabilir mi?

Ben, değil Dostoyevski’yi okumak, hayatta hiçbir şey okumamış olsam dahi, sansürler yerinden kımıldamaz, ama merak ediliyorsa, bu yersiz sorunun cevabını vereyim: Karamazov Kardeşler’i lisedeyken okumuştum, yani Sabri Gürses kısa pantolonla gezerken. Ama henüz okumadığım bir sürü başka kitap var ve eğer bunlar sansürlerin mevcudiyetini ortadan kaldıracaksa, uzun bir liste yapabilirim.

Karamazov Kardeşler’in dördüncü bölümünün ulusları aşan ve insanın bütün doğaya ve hayata karşı işlediği suçlara karşı çığlık atan içeriğinin herhangi bir ulusal oynamayla çarpıtılabileceğine inanıyor olabilirler mi?

İçeriğinin çarpıtılması başka bir konu; biz Dostoyevski’nin sözlerinin sansürlenmesinden ve çarpıtılmasından bahsediyoruz. Karamazov Kardeşler çevirisi olarak değil de, “Karamazov’un İçeriği” başlıklı bir meal kitabı yayınlarsanız, lüzum görenler bu kitabı alıp içerik tartışması yapabilirler. Siz çekin elinizi Karamazov Kardeşler’den, onu ulusal oynamayla çarpıtmayın?

Rusça aslından çeviri yapan, gerçek bir Dostoyevski çevirmeninin [sansürleyerek] çevirdiği eserin içeriğiyle hiçbir bağ kurmamış olduğuna inanıyor olabilirler mi? Mesleki kimliğe hakaret olması bir yana, bu insan olarak çevirmene yönelik bir hakaret sayılmaz mı?

Mesleğe de, okura da, Dostoyevski’ye de ve akla, mantığa, vicdana da hakaret eden, sansürler ve sansür savunucularıyla şu ipe sapa gelmez lakırdılardır:

Ya “sansür yapılmış, Dostoyevski katliamdan bahsediyor, bu çevrilmiyor” diyenler, bambaşka bir sansür yapmış, başka katliamları, çevirmen katliamını sansürlemiş, hatta Dostoyevski’nin eserini televizyonun basit bir akşam bültenine indirgeyerek o eseri sansürlemiş oluyorlarsa?

Ne komedi? A kişisi, B kişisini herkesin gözü önünde öldürüyor; C kişisi de bunu söylüyor. Ve bu hakikat Sabri Gürses diyarında, C kişisinin A kişisini öldürmesi olarak tanımlanıyor.

Aşağıda Karamazov Kardeşler’in konu edilen dördüncü bölümünün iki çevirisi yan yana yer alıyor: Ergin Altay’ın çevirisiyle Koray Karasulu’nun çevirisi. Çeviriler arasındaki farkı yaratan şey ne tür çeviri [yani sansür] kararlarına dayanıyor, İvan Karamazov’un belagati etnik hakaret mi içeriyor, okur kendisi karar versin.

Yine, aynı üçkağıt. İvan’ın belagatinin etnik hakaret içerdiğini söyleyen olmadı; İvan’ın (Dostoyevski’nin) sansürlendiği teşhir edildi. Ayrıca, madem İvan’ın belagati etnik hakaret içermiyor, öyleyse ne diye sansürlüyorsunuz, etnik hakaret içermediği anlaşılmasın diye mi? Çekin elinizi, sansürlemeyin de, herşeye “okur kendisi karar versin”. Yukarıdaki satırlardan sonra, Koray Karasulu çevirisiyle Ergin Altay çevirilerini uzun iki bölüm halinde veriyor; benim yaptığım gibi sansürlere işaret etmeyince, sansürlerin kaynayacağını umuyor heralde, ama kaybolmuyorlar.

27 Aralık 2006’ta Sabri Gürses’in sitesinde (dördüncü) küçük bir not daha yayınlandı; kimin yazdığı belirtilmemiş, ama kendi elinden çıktığı anlaşılıyor. Hangisi olduğunu bilmediğim bir başka gazete haberi ve haberdeki resim üzerine şunları yazıyor Sabri Gürses:

Bu resim Türkiye’de çevirmenliğe yönelik yaklaşımın olağanüstü bir örneği. Bir gazete çevirmenlerin eser sahipliği ve ifade özgürlüğü konusunda yaptığı ortak açıklamayı haber yapıyor. Bu haberi yaparken bir asparagastan yararlanmayı uygun buluyor: “Karamazov sansürü”. Bu sözde sansür asparagasını daha önce hazırlayan kişi, Rusça bilmiyordu, sansürü İngilizce çevirilerle Türkçe çevirileri karşılaştırarak öne sürmüştü. [Ve Rusça bilen Sabri Gürses de kabullenmek zorunda kalmış, ama “çevirmen kararı” diye sıvayıp savunmaya çabalamıştı ve halen “asparagas” yalanıyla aynısını yapıyor.]

Şimdi bu gazete, haberi için bir resim kullanıyor. Resimde “Dostoyevsky, The Brothers Karamazov” yazıyor. Demek ki: Dostoyevski’nin İngilizce yapılan çevirisi Türkçeye çevrilirken sansürlenmiş. Bir kültür ancak bu kadar delirebilir.

Evet, gerçekten, bir kültür ancak bu kadar delirebilir: sıradan bir insanın (kıçı açıkta sokağa çıkmak misali) fısıldamaktan bile çekineceği, ipe sapa gelmez kepazelikleri, yalan ve madrabazlıkları, ahmaklıkları, o kültürün çeviribilimci bir çevirmeni durup dururken ve doymak bilmez bir garezle, barbar bağırarak dillendirebiliyor –üstelik de “Bir kültür ancak bu kadar delirebilir” diyerek, yani aynayla konuşurcasına, aksisedayla.

Ve şu deliliğe bakın ki, sergileyip savunduğu aynı bilinç garabetiyle, kısa bir süre sonra, bir insan (Hrant Dink) öldürülünceyse, kusursuz bir şizoid vakıa ortaya koyacak şekilde, sergileyip savunduğu o sansürcü, 301’ci katl bilincine karşı bir infial duyarak, 24 Ocak 2007’de “Hepimiz Ermeniyiz, Yani Hepimiz İnsanız, Ürkeğiz” başlığı altında bu infialini ifade ediyor. Sabri Gürses’in (ve benzerlerinin), sansürlere ve bana karşı sergilediği Mr. Hyde yanıyla yüzleşmesini, o yanının hakikat değil küfür olduğunu görmesini ve o küfrü temizleyip, (herşeyine katılmasam da, infialini paylaştığım) yazısında görünen yanına sahip çıkmasını temenni ediyorum.

Bu yazı şu kitabın ikinci bölümünde yeralmıştır: Acar Burak Bengi, Sansürlenen Tolstoy (Tolstoy’un Din Eleştirisi ve Türkiye’de Karanlığın Gücü), Yokuş Yayınları, 2007. Tüm kitabın dijital kopyasını ücretsiz indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/


  1. G. B. Shaw, The Rejected Statement, Part I, Shewing-Up of Blanco Posnet (1911) “Limits to Toleration”. 
  2. 2006 Edebiyat Yıllığı, haz. Ahmet Yıldız, Kritik Kitaplar, s. 222-3. 
  3. L. Tolstoy, Vatanseverliğe Karşı, der. ve çev. Acar Burak Bengi, Yokuş Yayınları, 2007. Şu ardesten ücretsiz indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/. 
  4. L. Tolstoy, Anna Karenina, çev. Ergin Altay, İletişim, ed. Orhan Pamuk, 7. baskı, 2006, s. 795. 
  5. L. Tolstoy, Anna Karenina, çev. Mustafa Bahar, İskele, 2005, c. 2, s. 470. 
  6. L. Tolstoy, The Brothers Karamazov, David McDuff, Penguin, 2003, s. 311-2. 
  7. F.M. Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü, çev. Kayhan Yükseler, YKY, 2001. 
  8. L. Tolstoy, Anna Karenina, çev. Ergin Altay, İletişim, ed. Orhan Pamuk, 7. baskı, 2006, s. 786. 
  9. age, s. 785. 
  10. L. Tolstoy, Vatanseverliğe Karşı, der. ve çev. Acar Burak Bengi, Yokuş Yayınları, 2007. Şu ardesten ücretsiz indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s