ÇEVİRİ REZALETİ

Acar Burak Bengi
25 Kasım 2013

Sonuç olarak etik, başı dertte olan –dili duygusal velvelenin dışavurumundan öte bir şey değil, genelde üzerine bina edildiği “insan doğası” kurmacadan ibaret ve ahlaki bilgeliğin kaynağı olduğuna inandığımız aşkın “akıl” çok farklı bir şey yaratabiliyor– güçlü bir melanet. (Etik, 1. Baskı, NTV Yayınları, s. 112)

İnsan gıdası olarak yetiştirilenler dışında ne yağmur ormanı, ne sık orman, ne de bir hayvan. (age, s. 144)

… ama hayatta kalmaları için çok ihtiyaçları olduğu kesin (age, s. 149)

insanın … hafızası olması … gerekir. (age, s. 154)

Etik başlıklı bu kitap (kimi daha az vahim) böyle garabetlerle dolu. Bu berbat cümleleri kuran çevirmen müsveddesinin Türkçeden de, dilden de hiç anlamadığı besbelli. Heralde daha ciddi yayıncılar asla bu çevirmen müsveddesine çeviri yaptırmaz artık. Onun yerinde olmak istemezdim, hem de hiç.

Ama işte tam da onun yerindeyim. Bu çevirmen müsveddesi benim. Yukarıdakiler gibi pek çok örnekle dolu o kitabın çevirmeni olarak ben görünüyorum, çevirinin altında benim adım yazılı. Üstelik o berbat cümlelerin hiçbirini ben kurmadığım halde. Bu cümleleri NTV’nin editörleri kurmuş ve benim imzamla çıkan bir çeviride, bana hiç sormak gereği bile duymadan benim cümlelerimi bu berbat cümle müsveddeleriyle değiştirmişler. Benim cümlelerim şunlardı:

Sonuç olarak etiğin başı dertte – dili duygusal velvelenin dışavurumundan öte bir şey değil, genelde üzerine bina edildiği “insan doğası” kurmacadan öte bir şey değil ve ahlaki bilgeliğin kaynağı olduğuna inandığımız aşkın “akıl” çok farklı bir şey yaratabiliyor –güçlü bir melanet.1

Ne yağmur ormanı, ne sık orman ve ne de, insan gıdası olarak yetiştirilenler dışında, bir hayvan.

… ama sağkalımları açısından büyük öneme sahip ihtiyaçları olduğu kesin.

“insanın… hafıza sahibi olması … gerekir.”

Kitap, basıldıktan aylar sonra ve o da iki kez telefonla istemem sayesinde elime geçti. İlk sayfanın ikinci cümlesinden itibaren başlayan bu kepazelikleri görünce düzeltmen Onur Kaya’yı arayıp o ilk sayfadaki örnekleri kendisine okudum ve bana sormadan böyle bir şey yapmaya hakları olup olmadığını sordum. O da düzeltmen olarak kendi adının göründüğünü ama aslında bu işi Elif Kutlu ve Adnan Bostancıoğlu’yla birlikte yaptıklarını söyledi. Ne güzel! Ben uğraşıp didineceğim, adımı yazacağım, sonra bazı densizler onu istedikleri gibi perişan edecekler.

Onur Kaya’ya “İkinci baskıda ya ben nasıl çevirmişsem aynen basın ya da çevirmen olarak kendi adınızı yazın” dedim. Tabii böyle yapmaları da beni kurtarmaya yetmiyor, çünkü çeviri benim imzamla, ama bana ait olmayan garabetlerle yayınlandı bir kere, artık iş işten geçmiş durumda. Yani beni telafisi imkansız bir şekilde zorla rezil ettiler.

Aradan birkaç ay geçti ve editöryal işlerle hiç alakası olmadığını öğrendiğim bir NTV çalışanı, Esra Acar arayıp ikinci baskı için düzeltmelerimi istedi. Daha önce sinirlerimi bozduğu için kitabın sadece baş taraflarına bakmıştım, ama şimdi düzeltmek için oturunca gördüm ki, dokunmadıkları birkaç cümlem kalmış. Bu müdahaleleri içinde olumlu olanlar şunlar: Gözümden kaçan, atladığım iki cümleyi eklemişler; ben “görecelilik” demişim, bunu “görelilik” olarak düzeltmişler ve belki bunun gibi birkaç şey daha (ki zaten görevleri de bu).

BEN böyle diyorum

Diğer müdahalelerine gelince: Bunların bazıları “öyle de denebilir, böyle de denebilir” türünden şeyler (inatlaşıp işi yokuşa sürmelerine meydan vermemek için bunları kabul ettim). Bazılarıysa “ SİZ çevirirken öyle diyebilirsiniz, ama BEN böylesini tercih ediyorum, daha güzel, daha uygun buluyorum” türünden şeyler (bunları kabul etmedim). Mesela:

Orijinal: Aristoteles daha ziyade sıradan insanların gündelik hayat bazında ahlaka nasıl baktığıyla ilgiliydi.
Bozuk: Aristoteles sıradan insanların gündelik hayat bazında ahlaka nasıl baktığıyla daha çok ilgiliydi. (age, s. 40)

Orijinal: için daima kendimizi
Bozuk: için kendimizi daima (age, s. 86)

Orijinal: Bir başka deyişle fena insanlar belki de sadece hayal gücünden yoksunlar.
Bozuk: Bir başka deyişle fena insanlar belki de sadece hayal gücünden yoksun olanlardır. (age, s. 86)

Orijinal: Faydacılarla Deontolojistler sürekli etiğin nasıl olması gerektiği üzerine tartışıyor.
Bozuk: Faydacılarla Deontolojistler etiğin nasıl olması gerektiği üzerine sürekli tartışır. (age, s. 87)

Orijinal: pek çok yana yönelebilir.
Bozuk: pek çok tarafa yönelebilir. (age, s. 123)

Orijinal: ve Rawls, MacIntyre ve Bauman gibi farklı yazarlar da aynı fikirde görünüyor.
Bozuk: ve bu konuda Rawls, MacIntyre ve Bauman gibi farklı yazarlar da aynı fikirde görünüyor. (age, s. 133)

Orijinal: bu durum kolayca güçlülük değil de, zayıflık olarak
Bozuk: bu durum güçlülük değil de kolayca zayıflık olarak (age, s. 137)

Orijinal: ama kendimizi saymazsak
Bozuk: ama kendimiz dışında (age, s. 150)

Çıldırtıcı bir şey. Yahu ben yanlış mı çevirmişim? Hayır. Kötü bir Türkçe mi kullanmışım? Hayır. E daha ne mıncıklıyorsun, niye benim ağzıma zorla kendi laflarını tıkıyorsun? Bu nasıl bir edepsizliktir, nasıl bir zorbalıktır, nasıl bir zihniyettir anlamıyorum.

Bozuk Türkçe

Yine kabul etmediğim diğer bazı müdahaleleriyse çirkin ya da yazı başındaki örnekler gibi bozuk Türkçeydi, ki bunları duyacak kulağı olmayanların editörlük yapması traji-komik. Yüksek sesle söyleyince sakatlıkları daha net anlaşılır:

Orijinal: Bazı insanlar ahlaki açıdan daha mı “iyi”, yoksa iyi olmak herkesin elinde mi?
Bozuk: Bazı insanlar ahlaki açıdan diğerlerinden daha mı “iyi”, yoksa iyi olmak herkesin elinde mi? (age, s. 6)

“Açıdan diğerlerinden” (-dan -den) kötü Türkçedir. Bunlardan mümkünse kaçınmak gerekir, ki çoğu zaman olduğu gibi burada da kaçınmak mümkün: “diğerlerinden”e gerek yok, mesaj onsuz anlaşılıyor.

Orijinal: Ahlak bir dizi kurala uymak anlamına mı geliyor, yoksa sonuçlar üzerine dikkatlice düşünmek mi demek?
Bozuk: Ahlak bir dizi kurala uymak anlamına mı geliyor, yoksa sonuçlar üzerine dikkatlice düşünmek mi? (age, s. 7)

Böyle ortak özneli iki cümleciğin ardarda dizildiği durumlarda, ikinci cümleciğe fiil koymamak fiil de ortak kullanılabiliyorsa doğrudur, yani ikinci cümlecik ilkinin fiilini kullanır. Benim cümlemin hiçbir sorunu yok, ama illa bu şekilde, yani ikinci cümleciğe fiil koymadan kurmak gerekseydi (ki tabii gerekmiyor) cümle şöyle kurulurdu: “Ahlak bir dizi kurala uymak mı demek, yoksa sonuçlar üzerine dikkatlice düşünmek mi?” Burada özneyle birlikte fiil de ortak. İkinci cümleciğin sonuna da ilkinin fiilini getirerek okursanız cümle bozulmuyor. Şimdi bunu bir de NTV’nin yukarıdaki gerzek cümlesinde deneyin.

Orijinal: robottan pek az bir farkımız kalırdı ve ahlaklı da olamazdık.
Bozuk: robottan pek az bir farkımız kalır ve ahlaklı da olamazdık. (age, s. 15)

“Kalır ve … olamazdık” yanlış Türkçe; biri olumlu diğeri olumsuz iki yan cümle böyle bağlanamaz.

Orijinal: daima sözünde durmanın ve gerçeği söylemenin gereğine inanmamıştır; isyancı askerleri yemeğe davet edip sonra da boğazlatmıştır; kanunlarını uygulatmak için zalim bir vekil atayıp sonra da onu idam etmiştir.

Baştaki ve sondaki cümlecikler “-mıştır” ve “-miştir” diye bitiyorsa ortasındaki de öyle olmalı, yani “boğazlatmıştır”, ama NTV bunu “boğazlatmıştı” yapmış (age, s. 52). Ayrıca yazar “daima” diyor ve ben de öyle çevirdim, ama NTV ona da gerek görmemiş. Tabii, yazar ne derse desin.

Orijinal: Bizi hayvanlardan ayıran şey eylemlerimizin bilinçli olması.
Bozuk: Biz hayvanlardan eylemlerimiz bilinçli olduğu için ayrılıyoruz. (age, s. 63)

Ancak Türkçeyi yeni öğrenen biri bu düşünceyi böyle anlatır. O bile önünde doğrusu dururken bu saçmalığı gevelemez.

Orijinal: Etiğin temelleri olmak bakımından bu tanımlar ne kadar geçerli acaba?
Bozuk: Bu tanımlar etiğin temelleri olması açısından ne kadar geçerli acaba? (age, s. 104)

Orijinal: Bu da daha çok etik karmaşa ve belirsizlik olacak demek.
Bozuk: Bu da etik karmaşa ve belirsizlik çoğalacak demek. (age, s. 122)

Karmaşa da, belirsizlik de çoğalmaz.

Orijinal: Hayvanlar ayrıca acı çektiklerini belli eden sesler çıkarırlar ve bizimki gibi bir sinir sistemine sahipler…
Bozuk: Acı çektiklerini belli eden sesler çıkaran hayvanlar bizimki gibi bir sinir sistemine sahipler… (age, s. 150)

Birincisi, “belli eden sesler çıkaran” ifadesi berbat bir Türkçedir. İkincisi, NTV editörlerinin aksine, öyle sesler çıkarmayan hayvanların bizimki gibi bir sinir sistemine sahip olmadıklarını ima etmiyor yazar. Üçüncüsü de, yazar “ayrıca” diyor.

Yanlış çeviri

Yazarın böyle kelimelerini veya imlasını budama alışkanlıkları da epey güçlü. Yazar mesela bir ifadeyi paranteze alıyor, ama NTV yazarın parantezini atıyor. Böyle yapmakla anlamı da biraz kaydırıyor, ama kimin umurunda. NTV’nin Türkçe sapkınlıklar yanında, bunlardan daha vahim çeviri hataları da var, benim orijinal metnimde olmayan hatalar, ama tabii bu hataların çevirmeni olarak da yine ben görünüyorum. Bir örnek:

Orijinal: Hobbes’un aksine Rousseau iktidardan tamamen azade bir toplum oluşturulabileceğini düşünüyordu, ‘Genel İrade’nin tatbiki yeterliydi –ama bu hem müphem, hem de tehlikeli bir doktrindir. Bu ‘İrade’yi kim keşfedip insanlara dayatacak?

Burada yazar tireden önce Rousseau’nun düşüncesini aktarıyor, tireden sonra da ona ters, kendi görüşünü ortaya koyuyor. Zaten bu yüzden gelecek zaman kullanıyor, yani aynen benim çevirdiğim gibi. Biraz İngilizce bilen biri dahi bunu bu şekilde doğru çevirir. Ama yok, NTV “doktrindir … dayatacak?” yerine “doktrindi … dayatacaktı?” diyor (age, s. 58), daha doğrusu bana öyle dedirtiyor zorla. NTV böyle yaparak, yani tireden önceki gibi burada da di’li geçmiş zaman kullanarak, bu bölümü de Rousseau’nun görüşü gibi vermiş oluyor ve onu kendi düşüncesiyle ters düşürüyor. Biraz İngilizce, biraz Türkçe ve biraz mantık bilen biri bu garabeti ortaya koymaz, ama NTV koyuyor, hem de yine doğru olanı bozarak.

Rezalet 2

Hepsi bu değil. Dediğim gibi, neredeyse mıncıklamadıkları hiçbir cümlem kalmamış. Kendilerine 17 sayfalık bir düzelti metni gönderdim ve bir süre sonra Esra Acar’dan bir eposta geldi:

… Yayınevimiz tarafından uygun görülen değişiklikleri size ekte de gönderiyorum. Ekte belirtilen düzeltmeler yeni baskıda gerçekleşmiş olacaktır. …

Düzeltmelerimin yarısını kabul etmemişler. Yukarıda okuduğunuz örneklerin tamamını işte o kabul etmedikleri düzeltmelerimden alıp buraya taşıdım. Yani hala yukarıda gördüğünüz, kendi sakat Türkçelerini dayatıyorlar bana. Bu sefer bu müdahalelerinin neden sakat olduğunu (buradakinden daha sert olmayan bir üslupla) açıklayarak düzeltmeyi tekrar gönderdim (hem Esra Acar’a hem de NTV Yayınları Direktörü Elif Kutlu’ya). Ayrıca, ne söylüyorsam aynen uygulamalarını, uygulamayacaklarsa çevirmen olarak kendi adlarını yazmalarını, aksi halde onları rezil edeceğimi veya daha kötüsü bu işin mahkemede veya karakolda sonlanacağını bildirdim. Bir süre sonra Elif Kutlu’dan şu cevap geldi:

Problemin çeviri sorunundan çok bir uslup sorunu olduğunu düşünüyoruz. Kitabın ikinci baskısı için bir başka çevirmenle çalışacak ve sizin çevirinizi kullanmayacağız.

Harika değil mi? Benim adımla çıkan bir çalışmayı/çeviriyi, bana hiç sormak gereği dahi duymadan ve hiç utanıp sıkılmadan, burada sadece birkaç örneğini verdiğim kendi kepazelikleriyle dolduruyor, beni zorla kendi kepazeliklerinin mimarı haline getiriyor, kendi abuk subuk Türkçelerini ve çevirilerini zorla ağzıma tıkayıp beni telafisi imkansız bir şekilde rezil ediyorlar. Bu da yetmiyor; düzeltmeleri gönderiyorum ve hala kendi kepazeliklerini bana dayatıyorlar, “Hayır, senin adın altında bizim uygun gördüğümüz bu rezaletler yeralacak” diyorlar. Sonra da tüm bu haksızlık ve edepsizliği, zorbalığı, mağdur ve rezil edilmeyi tebessümle karşılamadığım için üslubumdan rahatsız olup yeni bir haksızlığa, zorbalığa soyunuyorlar.

Başka çevirmenle çalışacaklarmış. Yani bana bu çalışmam için başka para ödemeyecekler. Meğer bu çeviriden görüp göreceğim tek para sadece ilk baskı için ödedikleri 2.4 bin lira olacakmış. Bu zorbalıklarını, aleni dolandırıcılıklarını konuya uzak kişilere gösterebilmek için biraz açıklama gerekiyor:

Çevirmenle yayıncı arasındaki standart anlaşma şöyledir: Genelde çevirmene her yeni baskı için kitap fiyatı x baskı adeti üzerinden (%7-8 vb.) ufak bir yüzde verilir veya bazan yüzde yerine yine cüzi ve yine her yeni baskı için sabit bir ödeme yapılır. İlk baskı için böyle cüzi bir ödeme teklif etmenin altındaki mantık, çevirmene yeni baskılardan da yine para kazanabilme İHTİMALİ TANINMASIDIR. Çevirmen bu ihtimali hesaba katarak, kitabın tekrar baskı yapıp yapamayacağını irdeleyerek çeviriye talip olur ya da olmaz. Ki zaten çevirmeni açlıktan kurtarabilecek şey de bu yeni baskılardır ve açlıktan kurtulmakla kastettiğim şey çok çok nadiren ev alabilecek bir kazançtır.

Bir de standart dışı anlaşmalar vardır. Bunlarda (yayıncının ya da çevirmenin çeşitli gerekçeleri üzerine) çevirmene tek bir ödeme yapılır ve böyle yapıldığı için, yani çevirmenin yeni baskılardan tekrar para kazanma İHTİMALİ PEŞİNEN ENGELLENDİĞİ için, ödenen para da standart ödemedeki gibi cüzi değil, daha yüklü olur.

Elimde bir anlaşma metni yok, ama NTV’yle hangi anlaşma temelinde çalıştığımızı, yani NTV’nin bana ne taahhüt ettiğini görmek çok kolay. Bana ne ödendiğine bakmak yeterli: 2.4 bin lira. Şimdi bu 2.4 bin lira NTV’nin bana tek seferlik bir ödeme anlaşması uyarınca ödediği o yüklü miktar olsaydı, o zaman değil çeviriyi başkasına yaptırmak, benim çevirimi de istediği kadar basar ve bana bir şey ödemek zorunda olmazdı. Ama gerçek böyle değil. Birinci baskı için ödedikleri o 2.4 bin lira, tek seferlik bir ödeme anlaşması uyarınca ödenen o yüklü para değil, her baskı için standart, cüzi ödemeler anlaşması uyarınca ödenen standart, cüzi bir para. Nereden belli? Şuradan:

Bu kitap aynı hacimde kitaplardan oluşan bir serinin parçası ve serinin diğer kitapları için de çevirmenlere aynı veya (hatta) daha fazla paralar ödendi ve onların yeni baskıları için TEKRAR ödemeler yapıldı, yapılıyor. Yani apaçık görüldüğü üzere, NTV diğer çevirmenlerle olduğu gibi, benimle de standart, her baskı için cüzi ödemeler şeklinde bir anlaşma yaptı. Özetle, NTV’nin başlangıçta taahhüt ettiği ve benim kabul ettiğim şey şuydu: “Her yeni baskıyla tekrar para kazanma ihtimalin var. Dolayısıyla sana tek seferlik yüklü bir para değil, aynı serinin diğer çevirmenlerine de yaptığımız gibi, her baskı için (2-3 bin lira vb.) cüzi ödemeler yapacağız.” Ama şimdi ne yapıyor NTV? “Hayır, seni kandırdık, senin bu çeviriden görüp göreceğin bütün para ödediğimiz o cüzi 2.4 bin liraydı.”

Ama bana bu kitaptan sadece 2.4 bin lira kazanacağım, daha fazlasını kazanma İHTİMALİMİN KATİYEN BULUNMADIĞI söylenmiş olsa, karşıma böyle bir teklifle çıkılmış olsa, bu çeviriyi yapmaya yanaşmayabilirdim veya “Madem başka para kazanma ihtimalim yok, öyleyse 5 bin veya 7 bin lira karşılığında yaparım ancak bu çeviriyi” diyebilirdim.

Peki bir yayıncı yeni baskılar için “artık başka bir çevirmenle çalışacağım” diyemez mi? Diyebilir, ama böyle bir şey diyebilmek için sağlam, mantıklı bir gerekçe ortaya koyacaksınız. Mesela çevirinin birinci baskısını inceleyen bir eleştirmen çeviri ve/veya Türkçe yanlışlarına işaret eden haklı bir yazı yazar ve siz de yayıncı olarak çevirmenden gerekli düzeltmeleri yapmasını isteyebilirsiniz. Çevirmen kabul etmezse, o zaman başka bir çevirmenle çalışmak için haklı bir gerekçeniz olur. Ama buradaki durum tam tersi tabii.

Böyle mantıklı bir gerekçe olmadan, çevirmenin işine son vermek, yukarıda açıkladığım haksızlık yanında, şöyle bir üçkağıda da kapı açar: Diyelim ben bir kitap buldum ve NTV’ye önerdim. Anlaştık ve kitabı çevirdim. Kitap baskı üzerine baskı yapıyor ve NTV direktörü “üslubunuzdan rahatsız olduğumuz için yeni baskılarda başka çevirmen kullanacağız” deyip çeviriyi kendi ahpabına ya da kardeşine yaptırıyor. Ne güzel değil mi?

Şu manzaraya bir bakın: Benim çevirimi bana hiç sormadan kepaze edip benim adımla yayınladılar ve şimdi bana borçlu oldukları parayı başka bir çevirmene verip, onun adıyla, ama benim sayemde doğru çeviriyi yayınlayacaklar. Zira son açıklamalarımdan sonra o gerzek Türkçelerini ve çevirilerini muhafaza etmeyecekleri kesin. Zaten ne demişti NTV direktörü Elif Kutlu: “Problemin çeviri sorunundan çok bir uslup sorunu olduğunu düşünüyoruz.”

Evet, NTV’nin eyleme dökülüp zorbalığa varan ve çevirmeni de, yazarı da, okuru da mağdur eden üslup sorunu.


  1. Belki de üzerinde çalışmış olduğum için bana anlışılır geliyor, ama aslında bu cümlede tirelerin yanlış kullanımından kaynaklanan bir zaaf var ve bu yanlış kullanım bana ait değil, yazara ait. Yine de, sadakat uğruna yazarın yanlışını tekrarlamaktansa, ilk tire yerine noktalı virgül koymak cümleyi daha anlaşılır kılardı. İşte orijinal metin:
    So, ethics is in trouble – its language is merely an expression of emotional noises, the “human nature” on which it is so often based is only a fiction, and our belief in a transcendent “reason” as a source of moral wisdom may produce something very different – efficient evil. 
Reklamlar

One thought on “ÇEVİRİ REZALETİ

  1. Geri bildirim: ACEMİ PİYANİSTİN NOTER KOMPLEKSİ | Yokuş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s