ACEMİ PİYANİSTİN NOTER KOMPLEKSİ

Çeviri kitap okumakta zorlanıyor musunuz? Doğaldır.

Acar Burak Bengi
30 Kasım 2013

İlgi duyduğunuz, hatta belki merak ettiğiniz bir konuda yazılmış şu çeviri kitabı elinize aldınız. Kafanızı kurcalayan başka bir şey yok ya da, daha iyisi, hayat keşmekeşinden bedbin haldesiniz ve o merak ettiğiniz kitabın dünyasına kaçmak, onunla nefes almak istiyorsunuz. Yani kısaca okumaya çok elverişli bir durumdasınız. Ve yazar da gerçekten o ilgi duyduğunuz konuda bir şeyler anlatıyor. Ama bir sorun var; yazarın ne dediği belli değil. Kitaba bir türlü nüfuz edemiyorsunuz ve nihayet karman çorman, anlamsız ifadelerle boğuşmaktan usanıp kitabı bırakıyorsunuz.

Bunun nedeni, malum, yanlış çeviri, bozuk Türkçedir. Ama o kadar malum olmayan ve bu duruma ilaveten veya bazan münferiden baş gösteren bir başka sıkıntı daha var: Cümlelerde, gramerde aklı karıştıran bir yanlışlık duyulmuyor, hatta cümleler kendi başlarına zor anlaşılır da değiller, ama yine bir türlü kendinizi kitaba veremiyorsunuz, sanki bütün o cümleler, kelimeler havada uçuşuyor, herşey flu, adeta kitap kendini okutmuyor; iştahınız kaçıyor ve birkaç sayfa sonra dayanamayıp yine kitabı bırakıyorsunuz.

Bu durumda okuduğunuz metin ya budanıp yavanlaştırılarak Türkçeleşmiş ya da tam olarak Türkçeleşememiştir, yani çeviri Türkçesi olmuştur. Evet cümleler gramatik olarak yanlış değildir, ama yazarın düşünce akışı, sesi kaybolmuş, yerini yavan, cansız, ruhsuz bir kelime ve cümleler yığınına bırakmıştır. Ehil bir piyanistin Mozart resitali yerine acemi piyanistin Mozart resitalini dinlemek gibi bir durum çıkmıştır ortaya.

Bu çeviri Türkçesi batağına saplanmamak için yazarı çok iyi anlayıp sadakatle, budayıp yavanlaştırmadan, doğru düzgün bir Türkçede, sadece ses olarak değil, mantık ve duygu bakımından da doğru tonla akan bir Türkçede ifade edebilmek gerekir —layıkıyla yapılması zor bir iş, hele ki orijinal metin de çok kolay lokma değilse. Çevirmenin böyle iyi bir iş çıkarabilmesi için yeterli donanımda olması ve (şipşak yapabilen bir çeviri dahisi değilse) epey ter dökmesi, zaman ve emek harcaması gerekir. Ve tüm bunlar karşılığında eline geçecek para da katiyen geçinmeye yetecek meblağlar değildir. Tek şansı, ender karşılaşılan şansı, çevirdiği kitabın çok satması ve yayıncının da hakettiği parayı ödemesidir.

Hal böyleyken, o merakla aldığınız çeviri kitapların bir kısmını veya bir çoğunu yukarıda anlattığım gibi bırakıyorsanız veya eziyetle, zorla okuyorsanız, yani ehil piyanist icrası yerine acemi piyanist icrasıyla karşılaşıyorsanız hiç şaşırmayın.

Şaşıracağınız şey şu: Bu talihsiz tabloya rağmen ortaya çıkabilen ehil icracılar da editör/redaktör denen acemi piyanistlerce heba ediliyor. “Aferin, aferin,” diyor bu acemi piyanistler, “fena değilsin, ama şu bölümleri şöyle çalmalısın”. Veya hiçbir şey demeden düzgün icrayı kepaze ediyorlar.

Böyle yapıyorlar çünkü onlar (aşağıda bir editörden duyacağınız üzere) “noter değil”ler, “çeviri sürecinin asli parçalarından”lar. Dolayısıyla da düzeltmeleri, müdahale etmeleri lazım, düzeltecek, müdahale edecek bir şey yoksa bile. Ama düzeltecek bir şey yokken yapılan “düzelti” de şu iki sonuçtan birini yaratıyor:

  1. Ya “düzeltiler” çevirmenin orijinal metninden farklı değildir, yani aynı düşünce iki şekilde de söylenebilir. Ki böyle bir “düzelti”, müdahale, çevirinin ham madde sayılıp mıncıklanması, onca ter döküp çeviriyi/metni titizlikle işleyen (işlendiği belli olmayacak şekilde işleyen), çeviri altına adını koyan çevirmenin, ehil icracının epey canını sıkacak, ona “BEN böyle çeviriyorum, sen çevirirken öyle yaparsın” dedirtecek bir münasebetsizliktir.

  2. Ya da “düzeltilmiş” yeni metin bozuktur, yani çevirmenin orijinal düzgün çevirisi ve Türkçesi bozuk bir çeviriye ve/veya Türkçeye dönüştürülmüştür, ki bu da o çevirmeni çıldırtacak bir vandalizmdir.

Tüm bunlar sırf editör/redaktörler “noter değil”ler diye oluyor, ama “çeviri sürecinin asli parçalarından biri” olma ihtirasları daha da iyi ele veriyor psikolojilerini. Madem çevirmeni ve çevirisini reddetme yetkileri var, yani kapıyı tutmuş durumdalar, e öyleyse daha kıdemliler ve bunun tadını çıkarmak istiyorlar. ‘Çevirmen mi; o da kimmiş? BEN EDİTÖRÜM!’ ve hatta ‘Çevirmen noterdir’ diye düşünüyorlar.

Ancak önüne kötü çeviri gelen iyi bir editör “çeviri sürecinin asli parçalarından biri” olduğunu ileri sürebilir, ama böyle bir editör de bu lafı kendine yakıştırmaz, ona tenezzül etmez. İşin doğasına ters bir laftır bu. Editör/redaktör asli unsur değil, ancak tamamlayıcı unsurdur ve o da tamamlanacak, düzeltilecek şeyler olduğunda. Editör/redaktör çevirmenin amiri değil yardımcısıdır.

Bu ‘noter değiliz, asliyiz’ hastalığının yarattığı bir rezaletten daha önce sözetmiştim. Tüm bu talihsiz tablo nedeniyle zaten çeviri yapmaya pek az teşebbüs etmiş biriyim, ama teşebbüslerimin (kendi yayınladığım, dijital kopyalarını ücretsiz indirebileceğiniz Tolstoy kitapları ve namuslu olduğu için işine son verilen NTV Yayınları eski yöneticisi Mustafa Alp Dağıstanlı’nın yayınlattığı Hayat Kitabı hariç) hepsi aynı muameleye maruz kaldı. Burada sonuncu teşebbüsümün nasıl engellendiğini görecek ve hevesle alıp bir kenara bıraktığınız çeviri kitap sayısının neden kolay kolay azalmayacağını anlayacaksınız.

Acemi piyanistten Mozart Dersi

Bir süre önce İşkültür (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) biyografi bölümü editörü Levent Cinemre’ye Joseph Frank’ın Dostoyevski biyografisini çevirmeyi önerdim. Joseph Frank biyografinin ilk cildini 1976’da, son cildiniyse 2002’de bitirmiş —toplam (dizin ve notlar hariç) 2300 sayfalık büyük boy beş cilt. Ve bunun bir de 2009’da yayınlanan 900 küsur sayfalık bir özeti var. Cinemre bu özeti tercih etti ve kitap iki ay gibi bir süre sonra eline geçince de benden dört A4 sayfası uzunluğunda bir test çevirisi istedi. Dört sayfayı tam dört günde çevirip gönderdim ve Cinemre’den aşağıdaki cevabı aldım.

Burak bey merhaba

Elinize sağlık. Anlatımınız güzel. Cümleleriniz güçlü. Editörlüğünü zevkle yapmak isteyeceğim bir kitap çıkacak gibi görünüyor.

Yalnız bir şeye dikkatinizi çekmek isterim: Kimi cümleler aksak cümleciklerle bitiyor ve gayet güzel giden anlatımda bir farklılık yaratıyor. Cümlenin öznesi, zamanı, temposu değişiyor, ritmi bozuluyor. Bu durumda ya o kısmı cümlenin içine yedirmenizi, ya noktalı virgül kullanmanızı, ya yeni bir cümle yapmanızı ya da bunların hepsini uygulamanızı öneririm. Buna bir iki örnek verdim. Ayrıca bir-iki yerde daha iyi olduğunu düşündüğüm önerilerde bulundum.

Çeviri hızınıza gelince, kitabın ana metni 932 sayfa. Günde bir sayfa ile bunu 932 günde çevirirsiniz. Yılda 300 gün çalıştığınızı kabul edersek üç yıl eder. Sizce de bu süre biraz uzun değil mi? Tahminimce metne iyice alışıp hakim oldukça çevirdiğiniz sayfa sayısı artacak, dolayısıyla süreniz de kısalacaktır.

Kitabın telifini almak için teklif verirken çeviri süresini 1.5 yıl olarak vermeyi düşünüyorum. Ne dersiniz?

Levent Cinemre

Cinemre’nin ikinci paragrafı var ya, hani dikkatimi çektiği paragraf, işte o paragrafı ve metne eklediği önerilerini okuyunca bu işin yürüyebileceğine dair hiç umudum kalmadı. Kimi minik düzeltilerle yetinseydi umutsuzluğa kapılmazdım, ama Cinemre yukarıdaki ikinci paragrafının haksız iddiasını bazan münasebetsiz mıncıklamalarla, bazansa kötü ve yanlış çeviri/anlatım önerileriyle, düzgünü bozma önerileriyle taçlandırmıştı. Bırakın yazar çizer birini, azıcık okumuş sıradan insanın dahi görüp takdir edebileceği şeyleri sırf ‘noter değil asliyim’ ihtirası yüzünden görememiş, görmek istememiş, öğrenmeye, anlamaya çalışmamış, elindeki çekiçle çivi olmayan yerleri örselemeye, EDİTÖR olmanın tadını çıkarmaya yönelmişti. Yani ya kör veya sağırdı ya da görmek, duymak istemiyordu ve böyle biriyle anlaşmak imkansızken, bin sayfalık kitap sonunda neredeyse alfabe kadar temel olan şeyleri, bir sürü şeyi tartışmamız gerekecekti. Beni umutsuzluğa düşüren şey de buydu.

Acemi piyaniste Mozart dersi

“Sizinle çalışmamız mümkün değil” diyerek yazışmayı, görüşmeyi sonlandıracaktım. Ama sonra, zaten bilmesi, hadi bilemedi, önündeyken görmesi gereken şeyi, bir de açıklayıp öğreterek göstermek, büyüteçle büyütmek, yani noter kompleksini yenip tövbe etme ihtimali çok çok az olsa da bu minik ihtimali değerlendirmek istedim.

(Cinemre daha önce test metniyle birlikte çevirmen ve redaktörlere yönelik —nispeten standart— genel istekler listesi de göndermişti ve bu listedeki maddelerden birinde şöyle diyordu: “Ama, lakin, fakat, ancak, ki gibi zaten virgülünü içinde barındıran bağlaçların önüne veya sonrasına virgül koymaya gerek yok. Çok istisnai hallerde gerekir.” Aşağıdaki cevabımın 3. paragrafı bu maddeyle ilgilidir. Yazışmayı aynen aktarıyorum, sadece ilgili yerlerde orijinal İngilizce metinden alıntılar yapan birkaç dipnot ekledim. Ayrıca orijinal metnin ve çevirimin tamamını da okuyabilirsiniz; sadece kaynak gösteren birkaç dipnotu kaldırdım.)

Levent Bey,

Yazdıklarınız bende hayal kırıklığı ve epey tedirginlik yarattı. Gerçekten sadece “öneri”yseler, yani son sözü ben söyleyeceksem mesele yok, aksi halde bu işi yapmam imkansız. Aşağıda öneri ve eleştirilerinize cevaplar verdim, açıklamalar yaptım ve bu iş tam bir günümü aldı. Aynı şeyi bin sayfalık çevirinin sonunda, tüm kitap için tekrar yapmam mümkün değil. Yani kısacası, sözleşmede çok net bir dille son sözün bende olduğu belirtilmeli.

Sadece aşağıdakileri okumakla kalmayıp, size en başta gönderdiğim çevirilerime de bir göz atmanızı öneririm, özellikle Tolstoy çevirilerime. Böylelikle neyi nasıl çevirdiğime, Türkçeyi nasıl kullandığıma dair daha sağlıklı bir fikir edinebilirsiniz belki.

Aşağıda değinmediğim bir başka konuya da burada gireyim. Şu “ama”lara, “ki”lere virgül yasağınızı lütfen kaldırın. Evet bazı durumlarda virgüle gerek yok, ama bazılarında var, virgül cümlenin ruhunu değiştirebiliyor ve kimi durumlarda da uzun bir cümleyi rahatlatmak için gerekli oluyor. Tabii herşeyden önce Türkçede sakil olmadığı ve sorun yaratmadığı sürece yazarın imlasına da sadık kalmak gibi bir sorumluluğumuz var. Mesela Dostoyevski Raskolnikov’a “Evet ama, neden böyle yaptın?” dedirtmişse, biz tutup “Bu ahmak Dostoyevski dili doğru kullanamıyor, virgüle gerek yok” diyemeyiz. Orada virgülle konuşan Raskolnikov’un ruh hali virgülsüz konuşanınkinden farklıdır; ilkinde Raskolnikov duraksıyor, düşünceli biraz, ikincisindeyse tek nefeste, hızla konuşuyor vs.

Yine buraya eklemekte fayda var: Evet daha önce Mazlum Abinin de ısrarıyla1 mali işi size bırakmıştım , ama bu durum hiç mantıklı ve adil değil, özellikle de siz kendiniz sözleşmenin çok kötü olduğunu peşinen itiraf etmişken. Sözleşme kötü olsun iyi olsun, bu hacimde bir kitap için, bırakalım 3 yılı, 1 yıl çalışsam dahi bu süre boyunca ödeme yapılmaması mantıksızlık ve haksızlık.

Bu kitabın en az 4000 satacağını sanıyorum (tabii orada kalırsa benim için yine berbat bir şey olur ya neyse). İşkültür de aynı kanaatteyse 50 liralık kitabın %8’i üzerinden bana ödeyeceği 16.000 lirayı 36 aya bölüp ödesin (tabii ilave baskılar yaparsa onlar için de normal %8 üzerinden ödeme yapacak).

Ve hayır, 3 yıldan önce bitirmem imkansız gibi; bitirirsem ödemeyi keserler. Keşke bitirebilsem, çünkü bu teklifin kabulü de benim mağduriyetimi gidermiyor aslında, sadece haksızlık ve mantıksızlığı biraz daha katlanılır hale getiriyor –temizlikçi kadınlar bile günde 100 lira alırken ben 3 yıl boyunca ayda 4-500 liraya çalışmış olacağım.

Gelelim eleştirilerinize/önerilerinize…

1

Benimki: ‘… bölümleri alıntılayıp karakterin eylem ve söylemlerini Dostoyevski’nin kendi “zulmetme eğilimleri” olarak niteledi.’

Sizinki: ‘… bölümleri alıntılayıp karakterin eylem ve söylemlerinin, Dostoyevski’nin “zulmetme eğilimi”ni örneklediğini ileri sürdü.’

Sizin cümlenizdeki “örneklediğini ileri sürdü” ifadesi kelime kelime gidersek daha sadık bir çeviri, ama bu anlam bakımından değil, sadece şekli bir sadakat. Bu şekli sadakat uğruna Türkçeyi feda etmiş oluruz.

Birincisi, cümleniz çeviri Türkçesi kokuyor, rahat okunmuyor.

İkincisi, cümlenizdeki o peşpeşe “-nin”ler (ki “karakterin”deki “-in”i de sakatlıyorlar) iyi Türkçe, iyi akış değil, daha sonraki “-ni”ler de aynı şekilde. Yüksek sesle okursanız daha rahat duyabilirsiniz, iç sesle okuyunca da duyulabilir. Bunların bazan çaresi olmayabilir, ama çoğu zamanki gibi burada da çaresi var.

Üçüncüsü, yazar “Dostoevsky’s own”, yani ‘Dostoyevski’nin kendi “zulmetme eğilimleri”’ diyor ve siz “kendi” kelimesini atmışsınız, ama o kelimenin atılmaması lazım, çünkü bir yanda roman karakteri diğer yandaysa o karakterin yazarı Dostoyevski var, bu ikisinden sözediliyor ve burada “kendi” vurgusu anlamayı kolaylaştırıyor, akış sağlıyor, okuyucuyu duraklayıp düşünme külfetinden kurtarıyor ki yazar da zaten bu yüzden “own” diye vurgu yapıyor. Yani yazara yanlış yerde sadık kalmışsınız.

2

Benimki: ‘Sekiz yıl sonra karşıt ideolojik perspektifle yazan V. V. Rozanov’un yorumuna göreyse eser esasen Dostoyevski’nin insan ruhundaki irrasyonel derinlikleri görmesiyle esinlenmişti, iyiye yöneldiği gibi kötüye de yönelen tüm o çelişkili dürtüleri görmesiyle. Mantık ve rasyonaliteye dayalı hiçbir dünya düzeni insan ruhunun bu fokurdayan kaosunu zaptedemezdi; sadece din (Doğu Ortodoksluğu) kapriskar ve tahripkar eğilimleriyle başa çıkmada yardımcı olabilirdi insana.’

Sizinki: ‘Sekiz yıl sonra karşıt ideolojik perspektifle yazan V. V. Rozanov’un yorumuna göreyse eser esasen Dostoyevski’nin insan ruhundaki irrasyonel derinlikleri olduğu kadar iyiye yöneldiği gibi kötüye de yönelen tüm o çelişkili dürtüleri görmesinden esinlenmişti. Mantık ve rasyonaliteye dayalı hiçbir dünya düzeni insan ruhunun bu fokurdayan kaosunu zaptedemezdi; sadece din (Doğu Ortodoksluğu) kaprisli ve tahripkar eğilimleriyle başa çıkmada yardımcı olabilirdi insana.’

Epostanızdaki şu sözleriniz heralde yukarıdaki ilk cümlem gibi cümlelere ilişkin:

“Kimi cümleler aksak cümleciklerle bitiyor ve gayet güzel giden anlatımda bir farklılık yaratıyor. Cümlenin öznesi, zamanı, temposu değişiyor, ritmi bozuluyor. Bu durumda ya o kısmı cümlenin içine yedirmenizi, ya noktalı virgül kullanmanızı, ya yeni bir cümle yapmanızı ya da bunların hepsini uygulamanızı öneririm.”

Bu eleştirilerinizi haklı bulmam da mümkün değil. Burada ve hiçbir yerde ritm bozukluğu vs. katiyen yok. Ritme, akışa çok dikkat eden biriyim ben, günde bir sayfalık hızın sebeplerinden biri de bu. Ama iyi ritm/akış takılmış plak gibi sürekli kafiyeli biten cümlelerle sağlanmaz. Bu, tam kafiyeli şiiri iyi şiir sanmaya benzer.

Bu tip cümleleri parçalayıp “yeni bir cümle yapma” önerinizi de kabul edemem, orijinal metinlerin cümle sayılarıyla benim çevirilerimin cümle sayıları birbirine eşittir ve bu eşitliği yeni çevirilerimde bozmam söz konusu olamaz. Yazar düşüncesini, duygusunu bir cümlede, bir nefeste söydiyse ben de aynı şekilde, layıkıyla, cümleleri budamadan çeviririm. Kimi zaman böyle uzun cümleleri sizin “aksak cümlecikler” dediğiniz yan cümlecikleri kullanmadan çevirmek mümkün veya gerekli olabiliyor ve o durumlarda öyle çeviriyorum (ilk yazışmamızda gönderdiğim Tolstoy çevirilerimde buradakilerden çok daha uzun ve karmaşık pek çok cümleyi layıkıyla yan cümleciksiz çevirmiştim.) Ama buradaki örneklerde yan cümlecik kullanmanın hiçbir mahsuru yok ve bu yan cümlecikler Türkçenin zenginliği.

Sizin cümlenize gelirsek, yanlış, anlamsız bir ifade/çeviri.2 Dostoyevski iki ayrı şey görmüyor, yani HEM insan ruhundaki irrasyonel derinlikleri HEM DE iyiye yöneldiği gibi kötüye de yönelen çelişkili dürtüleri görmüyor; insan ruhundaki irrasyonel derinlikleri görüyor ve bu derinliklerde o çelişkili dürtüler var, yani çelişkili dürtüler ayrı bir şey değil, irrasyonel derinliklerin özelliği, coğrafyası. Benim cümlem burada anlattığımdan çok daha iyi ve ekonomik olarak anlatıyor aslında ne dendiğini.

Yukarıdaki ikinci cümlemde sadece “kapriskar”ı “kaprisli” yapmışsızın. “-kar” ekinin bu kelimeyle de kullanılabileceğini düşünüyorum, ama bu kelimede böyle bir kullanım örneği olmadığı için buna takılmanızı anlıyorum. Belki bir üçüncü kişiden görüş alınabilir veya kafa patlatıp başka bir şey bulabilirim, çünkü sizin “kaprisli ve tahripkar eğilimler” sakil, “kaprisli eğilim” denemez.

3

Benimki: ‘Dostoyevski nihayetinde okurlar Çernişevski’nin fikirlerini benimsemesin diye yazıyordu.’

Sizinki: ‘Nihayetinde Dostoyevski’nin, okurlar Çernişevski’nin fikirlerini benimsemesin diye yazdığı varsıyılıyordu.’

Yine yukarıda söylediğim gibi bu ardarda “-nin”leriniz kötü, belki yukarıdakinden de kötü burada. Ve “-nin”ler dışında da iyi bir anlatım, iyi Türkçe yok. Evet yazarın “supposedly” kelimesine sadık kalmak istiyorsunuz, ama cümleniz Türkçenin mantığına aykırı, sakil, çeviri Türkçesi. Bu düşünce Türkçede böyle söylenmez. Aslında yazarın söylediği şey3 tam olarak şu: “E Dostoyevski heralde okurlar Çernişevski’nin fikirlerini benimsemesin diye yazıyordu di mi?” Ama böyle çeviremeyiz, çünkü böylelikle yazarın üslubuna müdahale etmiş oluruz. Benimki düşünceyi anlatıyor, yeterli.

4

Benimki: ‘yeraltı insanının hayatını Çernişevski Ütopyası’ndaki yerlilerin haleli mutluluğuna’

Sizinki: ‘yeraltı insanının hayatını Çernişevski’nin Ütopyası’ndaki sakinlerin haleli mutluluğuna’

Çernişevski’ye eklediğiniz “-nin” çok gereksiz, boş yere cümleyi “-nin”ler bataklığına çevirmiş yine. Sizin “sakin” benim “yerli”den daha iyi, farkındayım, ama “Bilmem-nerenin sakinleri” şeklinde kullanılabildiğinde; dolayısıyla “Ütopyası’ndaki sakinler” demek istemedim. Tek çare “Çernişevski Ütopyası’nın sakinlerinin” demekti ve bu da iyi Türkçe değil, peşpeşe “-nin”ler. Yine de “sakinleri” demenin bir yolunu bulmak için kafa patlatacağım muhtemelen.

5

Sizinki: ‘Çernişevski’ye saldırısı ve radikal fikirleri sanılandan çok daha girift ve akıl çelicidir.’4

Burada (yanlış düzelti yapmış olsanız da) atladığım bir kelimeyi farketmişsiniz.

Benim çalışmam normalde kitabı tekrar tekrar çevirmek şeklinde oluyor, başında ne kadar uğraşırsam uğraşayım (ki fazla konsantrasyon da hatalara yolaçabiliyor) kitapla arama mesafe koymam gerekiyor, tekrar başa dönünce önceki çalışmamı taze bir zihinle gözden geçirme fırsatı buluyorum. Günde bir sayfalık hız sınırım biraz da bu yüzden. Gönderdiğim dört sayfalık metin bitmiş, tamam bir çalışmadır evet, ama huy değişmiyor, kitap bitince tekrar baştan bir kez daha geçmem gerekiyor. Daha önceki çevirilerin birinde 12 kez, diğerlerinde 2-3 kez başa dönmüştüm. Bunda, bu şekilde yaparsam, bir kez dönmem yeter ve sonunda bu tip hataların olacağını sanmıyorum. Böyle sakarlıklar her zaman olabilir tabii ve editörün veya redaktörün görevi de bunları yakalamaktır zaten, ama yine de mahçubum.

Yanlış düzeltinize gelince, yazar “Çernişevski’ye saldırısı ve radikal fikirleri” (yani Dostoyevski’nin radikal fikirleri) demiyor, tam tersine, “Çernişevski ve radikallere saldırısı” diyor.5

6

Benimki: ‘“Notlar’daki yeraltı insanı” Skaftimov’a göre, “sadece suçlayıcı değil, suçlananlardan biri de aynı zamanda”, başkalarını hedef alan hakaretleri aynı şekilde (belki daha fazlasıyla) kendi kendisine de yöneliktir ve kendi kendine kıyan yaşam biçimi asla Dostoyevski’nin onayladığı bir şey değildir. Skaftimov’un gözünden kaçmayan bir başka şey de Dostoyevski’nin rakiplerini altetmede kullandığı strateji –“onları önkabullerinin ve ortaya çıkan ihtimallerin mantık silsilesiyle varacağı, geri dönüşü olmayan bir çıkmaz sokağa sokarak içeriden vurması”.’

Sizinki: ‘“Notlar’daki yeraltı insanı” Skaftimov’a göre, “sadece suçlayıcı değil, suçlananlardan biri de aynı zamanda”, başkalarını hedef alan hakaretleri aynı şekilde (belki daha fazlasıyla) kendi kendisine de yöneliktir ve kendi kendine kıyan yaşam biçimi asla Dostoyevski’nin onayladığı bir şey değildir. Skaftimov’un gözünden kaçmayan bir başka şey de Dostoyevski’nin rakiplerini altetmede kullandığı stratejidir: “Onları kendi önkabullerinin ve ortaya çıkan ihtimallerin mantık silsilesiyle varacağı, geri dönüşü olmayan bir çıkmaz sokağa sokarak içeriden vurmak”.’

Benim cümlemin hiçbir sorunu yok, gayet güzel akıyor ve rahat anlaşılıyor. Sizinki tökezliyor. “Strateji” kelimesine “-dir” eklemişsiniz ki gereksiz olması bir yana, akışı bozuyor, önceki cümleyle ve bu cümlenin sonuyla ahengi bozuyor. Önceki cümle “-tir” ve “-dir”le bitiyor ve buraya da “-dir” koyarsanız, ritm bozulur, takılmış plağa döner paragraf. En başta yazar Skaftimov’un sözlerini doğrudan, tırnak içinde alıntılarken “-dir” koymadım, yani “biridir de aynı zamanda” demedim, “biri de aynı zamanda” dedim, sonra aynı cümlede bu sefer yazar konuşurken, ama yine Skaftimov’un görüşlerini aktarırken “-dir” kullandım. Ve sonraki cümlede bu kez yazar kendi görüşlerini dile getirirken yine değiştirdim ve “-dir”siz devam ettim. Yani bakış açısı değişince, baş roldeki kişi değişince “-dir” kullanımını değiştirdim.

Ayrıca benim uzun trem yerine çift nokta koymanız ve cümle sonunu “vurmak” diye bitirmeniz de hiç gereği yokken takır tukur etmiş cümleyi. Dahası “kendi” kelimesini eklemeniz de iyi olmamış, yani “onları kendi önkabullerinin” demeniz. Birincisi, gereksiz; ikincisiyse, oraya “kendi” koymanız “ortaya çıkan ihtimaller”deki sorumluluklarını azaltıcı bir rol oynuyor, araya bir mesafe koyuyor, ayırıyor.

7

Benimki: ‘Bu sözler ideolojik bir romancı olarak Dostoyevski’nin temel teknik özelliklerinden birine ışık tutuyor, ama bu kısa-romanın “polemiksel bir eser” olduğunu gayet iyi bildiği halde Skaftimov polemik unsurunun yeraltı insanı yaratılırken karakterine nasıl yedirildiğini göremez.’

Sizinki: ‘Bu sözler ideolojik bir romancı olarak Dostoyevski’nin temel teknik özelliklerinden birine ışık tutuyor. Öte yandan bu kısa-romanın “polemiksel bir eser” olduğunu gayet iyi bildiği halde Skaftimov polemik unsurunun yeraltı insanı yaratılırken karakterine nasıl yedirildiğini göremez.’

Cümlemi ikiye bölmüşsüzün, daha önce söylediğim gibi bunu kabul edemem; orijinal metin bir cümleyse benim çevirim de bir cümle olacak. İki cümleye bölmenizin sebebi heralde “tutuyor” ve “göremez”in iyi bir akış/ritm olmadığını düşünmeniz, ama cümleyi ikiye bölmek işe yaramıyor ve “ama” yerine “öte yandan” da iyi değil. Peki akış problemi olduğunu düşünmekte haklı mısınız? Hayır, haklı bulamıyorum. Daha önce de söylediğim gibi iyi akış illa kafiye veya zaman uyumu değildir ve cümlenin mantığıyla da ilişkilidir. Bu cümle özneleri farklı iki cümlecikten oluşuyor ve ikincisi “ama” aracılığıyla farklı bir düşünceye geçiyor, yani cümlenin ne dediğine kulak vererek okuyunca hiçbir sorun yok. İki kişiye daha okuttum ve onlar da hiç bir sorun göremediler.

8

Benimki: ‘Bence bu ancak iki gözlem birleştirilip genişletilirse başarılabilir, yani Yeraltından Notlar’daki parodi unsuruna ilişkin Komaviç gözlemiyle, Dostoyevski’ye kılıç kuşandıran yaklaşımın nihai sonuçlarını yeraltı insanının kendi içinde nasıl dramatize ettiğine ilişkin Skaftimov gözlemi.’

Sizinki: ‘Bence bu ancak iki gözlem, yani Yeraltından Notlar’daki parodi unsuruna ilişkin Komaroviç gözlemiyle, Dostoyevski’nin karşı çıktığı yaklaşımın nihai sonuçlarını yeraltı insanının kendi içinde nasıl dramatize ettiğine ilişkin Skaftimov gözlemi birleştirilip genişletilirse başarılabilir.’

Cümleyi ilk kurduğumda sizinki gibiydi, ama iyi olmuyor; okuyucuyu boş yere yorar, zor anlaşılır. Ve hayır, benimki paragraf içinde akışı, ritmi bozmuyor. Yine aynı: her cümlenin kafiyeyle bitmesi gerekmez iyi bir ritm için, hatta bazan o kafiyeli akışı bilerek bozmak dahi gerekebilir.

“Dostoyevski’ye kılıç kuşandıran” diyerek (sadece “opposed” diyen) yazarın üslubuna müdahale etmiş olmaktan rahatsızım, ama bunu fazla “-nin”lerden kaçınmak uğruna yapmıştım. Yine de müdahale etmiş oldum ve aklıma takılmıştı, revizyonda uğraşmam gereken bir şey.

9

Benimki: ‘aynı zamanda toplumsal-ideolojik bir tiptir ve psikolojisi ve benimseyip uygulamaya çalıştığı fikirler arasındaki derin bağlantıyı görmek gerekir.’

Sizinki: ‘aynı zamanda toplumsal-ideolojik bir tiptir ve psikolojisiyle benimseyip uygulamaya çalıştığı fikirler arasındaki derin bağlantıyı görmek gerekir.’

Cümleyi ilk kurduğumda sizinki gibiydi, ama tekrar okurken “psikolojisiyle” kelimenisinin okumayı durdurduğunu farkettim, anlamayı zorlaştırıyor. Peşpeşe iki tane “ve” çok şık değil, ama okurun duraksamadan kavrayacağını düşünüyorum, yine de belki bu tip durumlarda “ile” demek en iyisi. Düşünmüş sonra gerek görmemiştim, ama heralde “ile” demek lazım, önceki kelime “i” ile bitse bile.

10

Benimki: ‘Yeraltı insanı bir tip olarak varolmalı, çünkü böyle bir kültürel şekillenmenin kaçınılmaz ürünü ve karakteri aslında bu tarihsel evrimin iki evresini canlandırıp yansıtıyor.’

Sizinki: ‘Yeraltı insanı bir tip olarak varolmalıdır, çünkü böyle bir kültürel şekillenmenin kaçınılmaz ürünüdür ve karakteri aslında bu tarihsel evrimin iki evresini canlandırıp yansıtır.’

“Varolmalı” ve “ürünü”ne “-dır” ve -“dür” eklemeniz gereksiz, “yansıtıyor”u “yansıtır” yapmanız daha da gereksiz.

11

Benimki: ‘özellikle de Çernişevski gibi mantık taraftarlarının sevinçle görmezden geldiği sonuçları.’

Sizinki: ‘özellikle de Çernişevski gibi mantık taraftarlarının sevinçle görmezden gelmeyi seçtiği sonuçları.’

Bu ikisi arasında anlam bakımından fark yok, ama benimki bu düşüncenin Türkçedeki doğru ifadesi, sizinkiyse çeviri Türkçesi olmuş yine. İngilizcede “choose to” kalıbı, böyle bir söyleyiş var, bizde yok. Biz bu düşünceyi benim yazdığım şekilde ifade ederiz ve böylelikle orijinalinden bir şey kaybetmeyiz.

12

Benimki: ‘İkinci bölümde Dostoyevski aynı tekniği Çernişevski’nin ideolojisindeki daha duygusal-insancıl unsurlara da yöneltir, 1840’ların atmosferini biraz canlandıran unsurlara.’

Sizinki: ‘İkinci bölümde Dostoyevski aynı tekniği Çernişevski’nin ideolojisindeki daha duygusal-insancıl unsurlara, yani 1840’ların atmosferini kısmen canlandıran unsurlara da yöneltir.’

Benim “biraz” yerine sizin “kısmen” daha iyi, ama yan cümleciği “yani”yle içeri almanızın hiç gereği yok, sakıncası var: Sonraki paragraf da “Yani”yle başlıyor ve sonraki paragraf başka bir düşünceyi açıklıyor, dolasıyıyla tekrardan “yani” kötü oluyor. Ayrıca “da”yı, içeri aldığınız cümleciğe eklemek de cümleyi tökezletiyor.

13

Benimki: ‘Yani Dostoyevski’nin dipnotu okuyucuyu tasarımının hiciv ve parodi kökeni konusunda uyarmaya yönelik bir girişimdi, ama fazla dolayımlı bir teknik kullanmıştı Dostoyevski.’

Sizinki: ‘Yani Dostoyevski’nin dipnotu okuyucuyu tasarımının hiciv ve parodi kökeni konusunda uyarmaya yönelik bir girişimdi ama yazar tarafından fazla dolayımlı bir teknik kullanılmıştı.’

Burada “yazar tarafından” ifadeniz doğal değil, sakil, üstelik hiç gereği yokken.

14

Benimki: ‘mesafeyi yoketme eğilimindedir ve böylelikle karakter ardındaki hicvin hedefini görmek zorlaşır.’

Sizinki: ‘mesafeyi yoketme eğilimindedir ve böylelikle karakterin ardındaki hicvin hedefini görmek zorlaşır.’

Yine tamamen gereksiz ve yanlış bir müdahale, “karakter”e “-in” eklemişsiniz.

15

Benimki: ‘Dostoyevski’nin kendi bakış açısını, yeniden oluşturabildiğimiz kadarıyla, kavramak istiyorsak, Yeraltından Notlar’ı orijinal amacına uygun şekilde ele almalıyız, yani usta tasarımı ve enerjik uygulamasıyla harikulade bir Swift-vari hiciv olarak, iki Avrupa prensibince yaşama gayretindeki temsili bir Rus kişiliğinin ikilemlerini dramatize eden, bu prensiplerin talihsiz sonuçlarını araştıran bir hiciv olarak.’

Sizinki: ‘Dostoyevski’nin kendi bakış açısını, yeniden oluşturabildiğimiz kadarıyla kavramak istiyorsak, Yeraltından Notlar’ı orijinal amacına uygun şekilde yani iki Avrupa prensibince yaşama gayretindeki temsili bir Rus kişiliğinin ikilemlerini dramatize eden, bu prensiplerin talihsiz sonuçlarını araştıran, usta tasarımı ve enerjik uygulamasıyla harikulade bir Swift-vari hiciv olarak ele almalıyız.’

Yine hiçbir sorunu olmayan bir cümleyi zorlaştırıyorsunuz; yazar “usta tasarımı ve enerjik uygulamasıyla” demeseydi ve biz de “talihsiz sonuçlarını araştıran harikulade bir Swift-vari hiciv olarak ele almalıyız” diyebilseydik cümleyi sizinki gibi organize etmekte sakınca yoktu, ama bu hali, “araştıran” ile “harikulade bir Swift-vari hiciv” arasına giren o “usta tasarımı ve enerjik uygulamasıyla” kısmı cümleyi zorluyor, diğer ikisi arasındaki mesafe, ayrılık nedeniyle.

“Editör noter değildir”

Bütün bu açıklamalardan sonra Cinemre’nin mahçup olup hata yaptığını teslim etme ve çeviri konusunda son sözü bana verme ihtimali tabii imkansıza yakındı, çok çok düşüktü. Daha büyük ihtimalse şuydu:

Burak bey

Son söz konusu: Benim size önerdiğim şeyler öneridir. Çeviri bir telif eserdir. Eser sizindir. Benim işim, sizin eserinizin içerik, biçim ve anlatım açısından Türkçeye ve bizim standartlarımıza uygun olmasını gözetmektir. Siz benim önerilerimi kabul etmeyebilirsiniz. Editör olarak benim de o haliyle yayınlanmasını uygun bulmadığım eseri yayınevi adına reddetme hakkım ve sorumluluğum vardır. Sözleşmeler de buna göre düzenlenir. Editör noter değildir, çeviri sürecinin asli parçalarından biridir.

Ben çevirmen ve editörü ve sonrasında bu sürece müdahil olan redaktör, düzeltmen gibi kişileri birbirini tamamlayan bir ekip olarak görürüm. Herkes birbirinin yanlışını, hatasını düzeltir, yazılmış bir cümlenin daha iyisi varsa önerir. Amaç çevirinin en tam, en düzgün haliyle yayınlanmasıdır.

Herkes yanlış yapabilir. Kimse mükemmel değildir. (Ben de hata yapmam diye kendimi kasmam, lisanı münasiple hatamı gösterene teşekkür de ederim.) Neticede kitap matbaadan çıkana kadar her türlü düzelti yapılabilir. Yeter ki iyi iş çıksın. Hatta kimi zaman ilk baskıda gözden kaçan şeyler olur; bunlar da sonraki baskıda düzeltilir.

Sizin deneme çevirinizi genel olarak beğendim ve bunu da ifade ettim. Düzeltilmesi gereken şeyler vardı, bunu da ifade ettim. Ama anlaşılıyor ki siz zihnen böyle bir sürece hazır ve istekli değilsiniz. Bu durumda bence de birlikte çalışmamız imkansız. Burada anlaşamadık.

Çeviri süresi: Bu özellikteki bin sayfalık bir kitabın çevirisi için üç sene aşırı bir süre. Burada anlaşamadık.

Maddi mesele: Yukarıda belirttim, çeviri, telifli bir eserdir. Siz bize bir eser vereceksiniz, biz de kontrollerden geçirdikten sonra onu yayınlayacağız. Öncelikle işin mantığı gereği aylık düzenli ödemelerle, yani bir tür maaşla yapılan bir iş değildir. Verdiğiniz örnekteki temizlikçi kadın para almak için her seferinde temizlik yapmak zorundadır. Halbuki bir kere çevirdiğiniz kitap yüz kere basılırsa siz yüz kere para alırsınız. Telifli eseri ayıran en önemli şey budur. Burada da anlaşamadık.

Farkındaysanız önerilerime verdiğiniz cevaplara hiç girmedim. Eğer birlikte çalışma arzumuz güçlüyse, anlaşamadığımız konuları aşma irademiz varsa ve karşımda dinlemeye hazır birini bulacaksam tek tek üzerlerinde dururum. Yoksa ikimiz de vakit ve enerji harcamayalım.

Son söz: Karar sizin.

Levent

Tabii kararım “Evet birlikte çalışmamız kesinlikle imkansız ” şeklinde oldu, çünkü Levent Cinemre’yle hali hazırda epey, boş yere “vakit ve enerji harca”mıştım. Daha ilk yazışmamızda kendisine birini çevirip yazdığım, diğerlerini çevirdiğim toplam üç kitap göndermiştim, ama Cinemre bunlara bakıp, yüzlerce sayfada neyi nasıl çevirdiğimi, Türkçeyi nasıl kullandığımı görmek yerine, yani işine sadık, çalışkan, iyi bir editörün yapması gereken şeyi yapmak yerine, dört sayfalık test çevirisi isteyerek benim “vakit ve enerjimi harca”mayı seçmişti. İki ay civarında bir “vakit” de kitabın orijinal yayıncıdan gelmesini bekleyerek “harca”nmıştı. Ve nihayet, hiç umut kalmadığı veya ancak umut kırıntısı kaldığı halde hem bu kırıntıyı değerlendirmemiş olmak istemediğimden hem de işi sonlandıracaksam bunun sebebini ortaya koymam gerektiğine inandığımdan, bir günlük “vakit ve enerji”mi de Levent Cinemre’ye zaten bilmesi, hadi bilemedi, önünde dururken görmesi gereken şeyleri açıklayıp anlatabilmek için “harca”mıştım.

Ama tabii nafile, sanki onca şeyi yazmamışım gibi, hala:

Benim işim, sizin eserinizin içerik, biçim ve anlatım açısından [bozuk bir] Türkçeye ve bizim [acemi piyanist] standartlarımıza uygun olmasını gözetmektir. … Düzeltilmesi [yani yamultulması] gereken şeyler vardı, bunu da ifade ettim [ben de yamulttuğunuzu anlattım].

Şu daha da iyi:

Farkındaysanız önerilerime verdiğiniz cevaplara hiç girmedim.

En çok bunun farkındayım zaten! Gizlemeye çalışmıyormuş gibi yapınca ayıbın ayıp olarak görülmeyeceğini umma çaresizliği. Acemi piyanist Mozart’ı yanlış çalıyor ve dinleyiciler salonu terketmeye başlayınca da ‘Farkındaysanız performansıma verdiğiniz cevaplara hiç girmedim’ deyip ekliyor:

karşımda dinlemeye hazır birini bulacaksam tek tek üzerlerinde dururum.

Karşısında dinlemeye hazır biri vardı ve dinledi, duydukları içinden ne tür şeyleri kabul edebileceğini ne tür şeyleri neden kabul edemeyeceğini, bu kabul edemeyeceği şeyleri daha sonra tekrar tekrar neden tartışamayacağını bir günlük “vakit ve enerji”sini “harca”yarak anlattı, hem de akıntıya kürek çektiğini bile bile, karşısında “dinlemeye hazır birini” bulamayacağını bile bile. Ve haklı çıktı, İşkültür’ün editörü dinlememeye yeminliydi. Tek derdi cevap vermekti, ama verebileceği bir cevap da yoktu.

Ödeme konusundaki son derece makul, masum, haklı taleplerime de doğru cevap vermiyor. Böyle uzun soluklu kitaplarda aylık ödeme benim uydurduğum bir şey değil, böyle bir uygulama zaten var. Var çünkü mantıklı ve adil olanı bu; aksi halde nasıl geçinecek çevirmen? Ya her baskı üzerinden yüzde (telif) ödemek yerine, sabit bir fiyat belirlenip aylık (veya ara) ödemeler yapılır (veya anlaşmaya bağlı olarak çeviri teslim edilince ödeme yapılır) ve hesap kapatılır (ki bu durumda genellikle çeviri telifli eser olmaktan tamamen çıkar, yayınevinin malı olur) ya da sabit fiyat yoluna gidilmez, yüzdenin (telifin) bir kısmı aylık, kalanı yeni baskılar üzerinden ödenir.

Bu sadece çeviriler için değil, uzun soluklu her çalışma için yapılır, yapılmalıdır. Eskiden romanlar da genellikle böyle yazılıyordu. Dostoyevski böyle yazmıştı, ama böyle yazdığı, böyle ödemeler alabildiği halde sefalet içinde yaşamıştı ve bugün onun biyografisini çevirecek kişiye de yine sefalet reva görülüyor. Cinemre “Haklısınız ama İşkültür’de artık böyle bir uygulama yok malesef” filan da demiyor, bu vicdansız uygulamayı (savunamasa da) bizzat benimsemiş, özümsemiş. E nasıl olsa o maaşını tıkır tıkır alıyor, başkasının çalışmasını mıncıklayıp yamultmaya çalışarak, emeğini heba etmeye çalışarak alıyor. Tek derdi şu:

Editör noter değildir, çeviri sürecinin asli parçalarından biridir.

Böyle ehil olmadan ehliyet kapan editör, redaktör, çevirmen vs. sayısı azalmadıkça hevesle alıp bir kenara bıraktığınız kitap sayısı artacaktır.


  1. Bu konuyu daha önce de tartışmıştık ve o zaman işi yapmaktan vazgeçmiş, sonra Mazlum Beyhan’ın iyi niyetli telkinleri üzerine yumuşamıştım. 
  2. Eight years later, writing from an opposed ideological perspective, V. V. Rozanov interpreted the work as essentially inspired by Dostoevsky’s awareness of the irrational depths of the human soul, with all its conflicting impulses for evil as well as for good. 
  3. He was, after all, supposedly writing to dissuade readers from accepting Chernyshevsky’s ideas. 
  4. Benimki: Çernişevski’ye saldırısı sanılandan çok daha girift ve akıl çelicidir. 
  5. In reality, as another line of interpretation soon began to make clear, his attack on Chernyshevsky and the radicals is far more intricate and cunning than had previously been suspected. 
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s